Rojava Devrimi: Yarım Kalan Bir «Devrimin» Serencamı

«Arap Baharı»ndan Rojava Devrimi’ne
Batı Kürdistan’dan Kuzey – Doğu Suriye’ye

2010 yılı sona ererken Tunus’ta Muhammed Buazizi adlı bir seyyar satıcı «ekmek teknesi» olan tezgahına zabıtalar el koyunca kendini yakarak intihar etti. Seyyar satıcıların tezgahlarına Tunus’taki diktatörlüğün kolluk kuvvetleri tarafından el konması ilk değildi. Bu nedenle intihar pek olağan olmasa da bir seyyar satıcı intiharının dünya çapında bir olayı tetiklemesi görülmüş şey değildi.

Ama Buazizi’nin intiharının ardından kurucu Başkan Burgiba’dan sonra devletin başına geçip yirmi küsur yıldır orada oturan Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali pılısını pırtısını toplayıp ülkeyi terk etti. 30 yıla yakın bir süre boyunca Londra sürgününde eğitilip terbiye olan Raşid Gannuşi İhvan-ı Müslimin içinden çıkan Nahda Hareketi’nin (Yeniden Doğuş Partisi) lideri olarak iktidara yerleşti Bu gelişme Tunus tarihinde bir ilk olmanın yanısıra Tunus’la sınırlı kalmayışı bakımından da önemli bir dönüm noktası oldu: «Arap Baharı» diye anılan dalgayı kabarttı.

Tunus, Cezayir, Fas ve
Mısır’daki Gelişmeler

Bu dalganın kabarıp yayılması sadece Arap dünyasının Tunus’taki gelişmeleri yakından takip etmesinden ileri gelmekte değildi.

Asıl belirleyici etken bu süreçte sosyal medya ve internetin müstesna bir biçimde aktif olarak devreye girmesi oldu.

Bir başka deyişle bu durum olayın büyüyüp yayılmasında bu alanın patronu sayılması gereken Amerikan emperyalizminin parmağı olduğunu düşündüren bir olaydı.

Daha önce bu parmağı Doğu Avrupa’da patlak veren toplumsal çalkalanmalara muhtelif renklerde «devrim» etiketi yapıştırılırken görmüştük. Tunus’tan başlayıp yayılan harekete de «yasemin devrimi» etiketi yapıştırıldı. Bu etiketin altından öteden beri Orta Doğu ve Arap dünyasında iş gören Müslüman Kardeşler yahut kısaca İhvan-ı Müslimin denen hareket çıktı.

İhvan 1920’lerin sonunda devrimci/sosyalist akımların gelişmesini önlemek ve/ve­ya SSCB’nin ön almasına engel olmak üzere ingiliz emperyalizminin öncülüğü ile kurulup daha sonra ABD tarafından devralınan ve İsrail’in de takviye ettiği, muhalif maskesiyle hareket eden bir İslami hareketti. İhvan en çok Mısır ve Suriye’de etkili olmuştu. Bu devletler SSCB ile az çok yakın ilişkiler kurdukça sürekli ve sert baskılar altında kalmış bir emperyalist projeydi.

SSCB ve Varşova paktının ortadan kalkmasıyla artık pabucunun dama atılacağı zannedilirken Tunus’taki gelişmeyle adı giderek daha fazla duyulmaya başladı. İhvan gerek Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da gerekse de İsrail-Filistin çatışması bağlamında ve SSCB’nin Orta Doğu’daki etkisine karşı bir emperyalist ABD enstrümanı olarak iş gördü. Ama SSCB’nin ve Varşova Paktının dağılmasının ardından ne iş göreceği merak konusuydu. İşte Buazizi’nin intiharını takiben bunun ip uçları belirmeye başladı. İhvanı Müslimin artık ABD’nin Avrupalı rakiplerinin arka bahçesinde kendine yer açmak için bir alet olacaktı.

Bu arada ABD’den icazet aldıktan sonra TC’nin başına geçince Erdoğan kendisini bu projenin amirlerinden biri olarak hayal etmeye başladı. Özal’dan beri yarım kalan bir hülya olan Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde «bir lider ülkenin lideri»  olacağını hayal ediyordu. Oysa o defter çoktan kapanmak üzereydi. Hatta iktidara gelir gelmez yaşadığı «tezkere kazası» nedeniyle daha hızla kapanması kaçınılmaz hale geldi.

Bunu idrak etmemiş olan Erdoğan o hevesle Tunus, Mısır ve Cezayir seferlerine çıktı. Zira bir yandan da oralarda gelişmesi beklenen İhvan-ı Müslimin’in başına geçmeye hevesliydi.

Ama Tunus’ta  hem Müslüman olup hem de Türkiye’deki gibi laik bir rejim altında iktidar olunabileceği hakkında bir konuşma yapınca yuhalandı. Zira iktidardaki hareket tam da Burgiba’dan beri TC’yi taklit eden rejimin son temsilcisine karşı başlamıştı.

Benzer nedenlerle Mısır’da da pek hüsnü kabul görmedi; zira orada da bu söylem Mürsi’ninkinden çok Mübarek’inki gibi algılanıyordu.

«Arap Baharı»nın
Cezayir Fas ve Mısır Durakları

Tunus’tan sonra Cezayir’de benzer hare­ketlenmeler oldu ama çoğunda birkaç yumuşak düzenlemeyle olaylar dindi.

Daha önce 1990’lı yılların başında FİS’in (İslami Selamet Cephesi) seçim zaferiyle ülke İslami bir radikalleşme eğilimiyle sarsılmıştı. Fransa başta olmak üzere emperyalistlerin destek ve çabalarıyla FİS’in önünü kesme gayretleri gösterildi. Bumaksatla ve o girişimlerin sonunda (yakın zaman önce 2019’da eceliyle ölen) Buteflika’yı koltuğuna oturtan bir askeri destekli darbeyle FİS iktidardan zor bela indirilebildi.

Ama «Yasemin devrimi»nin etkisiyle Cezayir’de de kıpırdanmalar başladı. Bunun üzerine FİS benzeri bir İslami hareketin hortlaması endişesiyle neredeyse 20 yıldır hüküm süren olağanüstü hale son verildi; bu taviz protestoların yumuşamasını sağladı.

Kuzey Afrika’da solun en güçlü ve etkili olduğu Fas’ta yoğun bir baskı rejimi oldum olası hüküm sürüyordu. Bu nedenle bu gerici monarşi Batı Sahra’daki (Fas’ın başlıca rakibi Cezayir’in desteklediği) Polisario bağımsızlık hareketini de bahane ederek devrimciler ve sosyalistler için bir zindan haline getirilmişti. Bu iklime rağmen Fas’ta da bilhassa Berberiler arasında ilk sınırlı hareketlenmeler kendini gösterdi. Doğrusu hem ABD emperyalizminin o bölgede ayak basabildiği başlıca ülkelerden biriydi FAS; hem de Fas kralı öteden beri peygamber Muhammedin soyundan gelme iddiasıyla «mü’minlerin komutanı» taşıyordu. Bu itibarla amerikancı bir islami muhalefet hareketine en son ihtiyaç görülebilecek ülke orasıydı. FAS’ta asgari bir demokratik muhalefetin Monarşiye karşı çıkmasına ihtiyaç vardı.

O nedenle «Yasemin Devrimi» ve «Arap Baharı» Fası hafif bir meltem gibi etkile­di. Yine de bilhassa Berberilerden gelebilecek bir hareketlenmenin önünü kesme kaygısıyla Kral VI. Muhammed gecikmeden bir sınırlı siyasi af ilan etti. Daha önemli ve etkili tedbir ise Berberilerin ana dili olan Tamazight’in Arapçanın yanısıra resmen tanınan ikinci dil olarak kayda geçirildiği anayasa değişikliği oldu. Bu sayede Fas’ın gerici monarşisi kontrolü kaybetmedi. Kendi içlerinde parçalanmış olsalar da toplam olarak nüfusun en büyük parçasını oluşturan Berberilerin sinmesiyle Fas’ta fazla sarsıcı bir gelişme olmadı.

Elbette bu gelişmelerin ardından İhvan-ı Müslimin hareketinin merkezi sayılabilecek olan Mısır’da ne olup biteceği merak konusuydu. Nitekim orada da zaten ABD taraftarı olan Hüsnü Mübarek ve başbakanı ilk gösterilerin ardından (kuşkusuz asıl patron olan ABD’nin telkin ve talimatıyla) kendiliklerinden istifa ettiler ve yerlerini kuzu kuzu İhvan’ın adayı Mürsi’ye bıraktılar. Doğrusu bu ikisi de ABD ile iltisaklı iki liderin muvazaalı bir yer değişikliği idi.

Ama İhvan-ı Müslimin Mısır’da elde ettiği mevziyle ve Batı komşusu Tunus’ta da iyi bir pozisyon kazanmış olmasından hareketle kendi hesabına çalışmaya heves etti. Zira Doğu komşusu Suriye’de de ümitli beklentileri vardı.

Ama beklenen sonuçları vermeyen Gannuşi deneyiminin de dersleriyle ABD Mürsi’nin ve İhvan’ın bağımsızlaşıp kendine göre hesaplara girişmesine tahammül edemezdi. Bu durumda Mısır’da daha önemli bir ABD aleti olan güç silahlı kuvvetlerdi. Mısır ordusu sadece silahlı kuvvetler değildi. Tıpkı Türkiye’deki OYAK gibi, sermayenin önemli bir kısmının sahibi ve yöneticisiydi aynı zamanda. Bu nedenle herhangi bir risk almamak üzere ABD yeşil ışık yaktı. Silahlı kuvvetler adına Abdülfettah el Sisi iktidara el koydu.

Böylece «kardeşi ve dava arkadaşı» Mürsi’nin iktidara gelmesiyle heveslenerek onu iktidara taşıyan hareketin sembolleştirdiği Rabia işaretini Türkiye’ye tanıtmaya ve siyaset meydanında gezdirmeye başladı. Erdoğan Rabia işaretini («Tek Millet Tek Bayrak Tek Vatan tek Devlet» diye Türkçeleştirip) her fırsatta öne çıkarmaya başladı.

Mürsi’nin iktidardan düşüp ardından ölümüyle şimdi, bilhassa Sisi ile kucaklaşırken nereye sokacağını bilemediği bu işareti Mısır ve İhvan’la hiç alakası olmadığını göstermek için sadece Türkçe versiyonuyla kullanmayı tercih ediyor.

Suriye Ayağındaki Özgün Gelişme

Mamafih bu gelişmeler olup biterken asıl beklenen İhvan’ın en güçlü olduğu ülkelerden biri olan Suriye’deki gelişmeler idi. Öteden beri İhvan’ı fena tepeleyen Suriye’deki kadim BAAS rejiminin akıbetinin ne olacağı merak konusu idi.

Hafız Esad ve başında olduğu BAAS öteden beri, çoğunluğu Sünni olan Suriye’de Nusayrilerin ve gayrı müslim yahut laiklerin desteklediği laik bir rejimi temsil ediyordu. Genellikle ve hatalı biçimde Nusayriler ekseri Türkiye’de Alevilikle bazan da Şiilikle özdeş kabul edilir.

Oysa Nusayriler başka mezhepler gibi Sünniler tarafından batıni olarak kabul edilen bir tür tarikattır aslında. Suriye’de olduğu gibi Hatay nüfusunun büyük kısmı da Nusayri’dir. Ama Nusayrilerin ne inançları ne de ibadetleri bakımından Anadolu Alevileriyle ve Şii mezhebiyle (bilhassa onların İran’da hakim olan Caferi denen kolu ile) bir ilişkisi yoktur.

Bununla birlikte yakın dönemde İran’daki molla rejiminin Suriye BAAS’ını ve Lübnan ve Filistin’deki Sünni olmayan kesimleri sırf sünni olmadıkları için desteklediği bilinir. Buna karşılık İhvan-ı Müslimin’in bir kolu olarak kurulan Hamas da Sünni’dir. Yine de Hamas ve İran’daki Şii Mollalar diktatörlüğünün itikatları bakımından bu farklılıklarına rağmen olukça yakın ilişkileri olduğu bir sır değildir. Üstelik bu ilişki soyut diplomatik bir ilişki de değildir. İktisadi askeri/lojistik ve maddi boyutları olan geniş çaplı bir ilişkidir.

Bu ilişkinin nedeni elbette çoğu zaman olduğu gibi «düşmanımın düşmanı dostumdur» diye bilinen oportünist vecizeyle meşrulaştırılır. İran bakımından en tehlikeli düşmanların başında İsrail gelir ve nispeten «laik» bir örgüt olan FKÖ’nün yerini alan HAMAS’ın Şii itikadından olmamasına rağmen İran’la iyi ilişkiler içinde olması için bundan başka neden aramaya gerek yoktur.

Zira oportünizm yalnız sosyalist hareket içinde zuhur etmez. Bilakis oraya burjuva siyaset dünyasından ithal edilmiştir. Sosyalizmle Marksizmle hiçbir ilişkileri olmayan gerek İran’ın Mollalar rejimi gerekse de HAMAS bakımından oportünizm bir kusur yahut günah değil bilakis meşru ve helaldir.

Ama bu bağlamda Erdoğan’ın tutumu daha fazla izaha muhtaç aykırı/paradoksal bir mahiyettedir. Zira Müslüman Kardeşler/İhvan ile apaçık bağlantısı nedeniyle HAMAS’la düpedüz kardeşlik destek ve dayanışma ilişkisi içinde olması beklenen Erdoğan hiç oralı değildir. Bunun iki ayrı nedeni vardır.

Birincisi İsrail ile ekonomik ve siyasi/stratejik nedenlerden ileri gelen ilişkileri daha doğrusu her şeye rağmen ilişkide olma umudu ile Erdoğan HAMAS’ın arkasındaki «Müslüman kardeşleriyle» ünsiyetin­den pek söz etmemeyi tercih etmektedir.

İkincisi HAMAS ile İran’ın arasındaki ilişki buna engel olmaya yeter. Zira İran ve TC Orta Doğu’da oldum olası rakip hatta adeta rakip olmaya mahkum devletlerdir. Zaten İran da HAMAS’ın müslüman kardeşler üzerinden TC ile ilişkiye girmesine asla izin vermeyecektir. Öte yandan Filistin’deki örgütler hala ve sadece geçmişin hatırasına değil, halihazırdaki ve gelecekteki çıkarları bakımından da Suriye’deki BAAS rejimiyle iyi ilişkiler içinde olmaya mecburdur. Bu nedenle ve aynı zamanda İran ile ilişkileri yüzünden onlar da asla ÖSO’daki «müslüman kardeşleriyle» birlikte BAAS’a karşı savaşmaya girişmeyeceklerdir. Aynı neden­le TC ve Erdoğan ile «müslüman kardeşliği» üzerinden yakınlaşmaları da beklenmemeli.

Bu hatırla(t)maların ardından tekrar «Arap Baharı»nın Suriye ayağında hangi duvara çarptığına ve Rojava devriminin serencamına dönersek…

Suriye’de ordudan ayrılıp «kardeşi Esad’a» karşı Özgür Suriye Ordusunu kuran muhaliflerin yol açtığı gelişmeler Erdoğan açısından bambaşka bir anlam ve önem kazanmıştır. İhvan üzerinden ve o hareket içinde bir güç elde etme hevesiyle Erdoğan bu gelişmelerle ziyadesiyle ilgilenmeye başladı. «Kardeşi Esad’ı» unutup Şam’daki Emevi camiinde namaz kılma hayalleri kurmaya başladı. Öyle ki bu hayaller Suriye-TC arasında Kürt endişesi nedeniyle var olan kadim ve mecburi ittifakı berhava etti. Yahut en azından iç işlerinde tarafsızlık ilişkisini dahi unutturdu.

Suriye’deki gerici devlet kuruluşundan itibaren sadece genel olarak Suriyeliler için değil, bilhassa Kürtler açısından da zalim bir baskı rejimini ifade ediyordu. Bilhassa Kürtlere ilişkin bu tutumun son örneğini oldukça yakın bir zamanda da görmüştük.

2004’te (12 Mart) Qamışlo’daki bir futbol maçı sırasında çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu kitle BAAS karşıtı ve PDK yanlısı bir tezahürata başlayınca bu protestoculara ateş açılmış ve çok sayıda Kürt katledilmişti. Böyle bir katliam (Baba Esad dönemi hatırlanırsa) bir ilk değildi; ama sonraki gelişmeler nedeniyle henüz tekrar etmedi.

Bu itibarla bilhassa Kürtlere ve Kürdistan’a ilişkin siyasi nedenlerle TC de Suriye ile Sadabat-Bağdat ve CENTO paktlarıyla tescillenip pekiştirilmiş bir ittifak ilişkisi içindeydi. Bu paktların yerinde yeller esiyor olsa da Erdoğan da aynı siyasi nedenlerle başka hükümetler gibi Esat ile işbirliği yapmaya eğilimliydi.

Ama ÖSO’nun kurulmasıyla ve bilhassa İhvan-ı Müslimin’in ileri çıkmasıyla ilgili olan «itikadi» nedenlerle Erdoğan saf değiştirdi. «Kardeşim Esad» «Katil Esed» oldu.

Erdoğan hem İhvan’ın başına geçmeye heves ediyordu hem de Esad’a başkaldıran subayların başını çektiği ÖSO’nun komutanlığına soyunmaya niyet ediyordu. Ordudan ayrılarak ÖSO’yu oluşturan Suriyeli muhalif subayları destekleyen Türk istihbarat aygıtlarının faaliyetlerinin yanısıra TSK de bu çerçevede ÖSO’yu takviye etmek üzere bir sınır ötesi müdahaleyi hazırlamaya başladı.

Ama Erdoğan «kardeşi Esat»ın düşmanlarıyla buluşurken Esat ve BAAS da bir anlamda bu kardeşliğe ihanet anlamına gelecek bir adım attı. Doğrusu sadece kendi geçmişine değil Suriye devletinin tarihine de tamamen aykırı bir tutumu ifade eden sert bir manevra yaptı.

BAAS’ın Kürtleri İlgilendiren
Beklenmedik Manevrası

Her türlü muhalefete göz açtırmamasıyla bilinen BAAS diktatörlüğünün programı ve Anayasası «Suriye Arap ulusunun bir parçasıdır ve bu ulusun birliğini sağlamayı hedefler» diyordu.

Bu aynı zamanda bütün BAAS’ların ve Mısır’ın eski lideri Nasır’ın da program hedefiydi. Üstelik bu hedef revizyonist SSCB’­nin dış politikasıyla da uyumluydu. Ama artık SSCB yoktu ve Rusya’nın hedef ve ilkeleri bambaşkaydı. Yine de Rusya hala Suriye’deki BAAS rejiminin baş destekçisiydi.

Öte yandan Suriye’deki BAAS’ın anayasası «Araplardan ve Arapça konuşanlardan başkası vatandaş olamaz» diyerek benzerlerin­den ayrılıyordu. Kürtler ve başkaları bu nedenle BAAS yönetimi altında vatandaş bile sayılmıyordu. Bu nedenle Kürtler BAAS diktatörlüğünün baskı ve tenkil uygulamalarıyla oldum olası yüz yüzeydi.

Buna karşılık BAAS rejiminin uzunca zaman Öcalan ve PKK’yi misafir edip desteklediği de sır değildir. Bu misafirperverlik sadece PKK’ye mahsus değildi. BAAS Muhaberatla TC’ye karşı işbirliği yapmaya razı olan kimi Türkiyeli sol akımlara da böyle yaklaşıyordu. Bunun başlıca koşulu Suriye topraklarından hareketle her türlü faaliyeti yapma serbestisi olsa da doğrudan doğruya bu topraklardan hareketle askeri eylemlere kalkışmama koşuluna riayet etmeleri gerekiyordu.

Tabii aynı zamanda Suriye topraklarında BAAS’a karşı herhangi bir faaliyette bulunmama ve bu tür faaliyette bulunan hareketlerle ilişki içine girmeme şartı da vardı.

Bu nedenle Suriye TC’nin baskı ve tehditleri sonucunda Öcalan’dan ülkeyi terk etmesini isteyinceye kadar PKK Suriye’de BAAS diktatörlüğüne karşı hasmane bir politika izlemedi. Kürdistan’ın dört parçasından birini ilhak etmiş olan Suriye’yi bir üs ve lojistik destek noktası olarak kullanmakla, kısmen de Suriyelilerden kendi saflarına sınırlı ölçüde militan devşirmekle yetindi.

Böylece PKK Kürdistan’ın batısını yıllarca adeta Suriye’nin meşru bir parçası gibi gördü. Belki bu nedenle bugün yeniden «Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı bir tutum» benimsemesi zor olmadı şaşırtıcı da olmamalıdır.

Ne var ki bu ilişkiler bir noktadan itibaren beklenmedik bir anda ve beklenmedik bir yönde değişti.

Bunun nedeni BAAS ve Kürtler arasındaki herhangi bir gelişmeden ötürü olmadı. TC ve Erdoğan hükümetinin aniden benimsedi­ği bir plandan ötürü oldu.

Erdoğan ve TSK Suriye’ye bir askeri harekat yapmaya karar verdi. Ama şimdi olduğu gibi, Kürtlerle ilgili olarak ve bir «güvenlik şeridi» oluşturmak gibi hedeflerle değil, İhvanı Müslümin’in başına geçme hevesiyle bağlantılı bir sınır ötesi askeri harekat hazırlığı söz konusuydu.

İşte tam da bunun üzerine Esad yönetimi tayin edici ve sürprizli bir manevra yaptı. TC’nin tehditleri karşısında sınır boyunda güçlü bir tahkimat yapması beklenirken, askeri birliklerini mühimmat ve ağır silah­larını bırakarak oradan çekmeye karar verdi.

Daha önce de benzer tehditlerle karşılaşınca BAAS Öcalan’ı sınırlarını terk etmeye zorlamış ve Ecevit’in «bize şimdi bunu niye verdiler?» demesine yol açan ve hala süren «İmralı’daki rehinlik» süreci bu dönemeçten itibaren ve hiç bir devletin ABD’nin bu «emanetini» almaya cüret edemeyişiyle başlamıştı.

Ama bu manevrasıyla Esat sadece TSK’nin sınır harekatının önünü kesmiş olmakla kalmayacaktı. Hem güçlerini ÖSO’ya karşı mücadelenin başka cephelerinde yoğunlaştırabilecek, hem de tehditkar bir güç olabilecek çaptaki Kürtlerin iç savaşta tarafsız kalmasını teminat altına alacaktı. Nitekim tastamam öyle oldu.

Üstelik Rojava Kürtlerinin Şam yönetimi karşısında tarafsız kalma hali bütün iç savaş süresinde olduğu gibi hala sürüyor.

Dünya Rojava Sözünü
Bu dönemeçten Sonra Duydu

İşte bu dönüm noktasından itibaren Rojava sözcüğü giderek artan bir yaygınlıkta dünya çapında işitilmeye başlandı.

Daha Suriye’de bağımsız bir devlet kurulmadan önce Fransa’nın döşeyip işlettiği demiryolu hattı Türkiye ile Suriye arasında adeta doğal bir sınır oluşturuyordu. Lozan antlaşması da bu sınırı koruyup tescil etti.

Daha TC ve Suriye devletleri yokken bile, aslında Kürdistan’ın iki parçası olan iki bölge bu demiryolu hattının yukarısı ve aşağısı anlamında Serxet ve Binxet diye anılırdı. Ama BAAS birliklerinin orayı boşaltıp Kürtlere bırakmasından sonra, bilhassa buradaki kantonların özerkliklerini ilan ettiği dönemeçten itibaren, batı Kürdistan anlamına gelmek üzere Binxet Rojava diye anılmaya başladı; Serxet de unutulup gitti.

Bu basit terminoloji değişimi bile başlı başına radikal bir değişimdir. Artık demiryolu hattına göre değil, bir bütün olarak kabul edilen Kürdistan’ın Batısına göre bir tarif yapılmış oluyordu. Bu değişime böyle bir radikal boyut taşıdığı için devrim denmesi boşuna değildir. Komünistler de bir ulusal kurtuluş yolunda mevziye dönüşmemiş olmasından ve ezen ulus devletinin yıkılması ve parçalanmasının yakınına bile yaklaşmamasına rağmen «Rojava devrimi» demekte tereddüd etmedi. Çünkü nesnel durum ve dinamikler itibariyle bu yönde gelişmesi gayet mümkün bir olasılıktı. Bunun gerçekleşmemiş olmasının ise daha çok önderlik konumundaki hareketin öznel zaaflarıyla nesnel imkansızlıklardan daha fazla ilgilidir.

«Rojava Devrimi»nin İlk Adımı Özerklik

BAAS kuvvetlerinin TC sınırından çekilmesiyle birlikte zaten bu bölgede nispeten örgütlü ve yerel düzeyde nispeten hakim olan ve bu nedenle yıllardır özellikle bu dönemece öngelen süreçte BAAS rejiminin sert saldırı ve baskılarına maruz olan Rojava Kürtleri Afrin, Kobane ve Cezire kantonlarında hiç beklemeden özerkliklerini ilan ettiler bayrak açtılar.

2014’te hemen bir özerk yönetimin somut içeriğini ilan eden (bugün «Fırat’ın doğusu» denen) ve aynı zamanda en büyük kanton olan Cezire kantonu oldu. Gecikmeden Kobane ve Afrin kantonlarında da benzeri biçimde özerklik ilanları gerçekleşti. Bu Kürdistan’ın bütünü gözetildiğin ilk özerklik hali değildi.

Zira Başure Kürdistan’da özellikle 1991 «raperin»inden (ayaklanma) beri Rojava’­dakinden daha geniş bir ölçekte «de facto» bir özerklik kazanmış bulunuyordu. Ama önderliklerinin (PDK ve YNK) tereddütleri ve gereksiz ihtiyatları nedeniyle orada buna cesaret edilmemişti. Ancak ABD ve ortakları Irak’ı işgal edip Saddam Hüseyin’i devirdikten sonra onların icazetiyle bu fiili durumu resmileştirmeye yöneldiler.

Ne var ki bu durumun koşulu ve bedeli de Başur’e Kürdistan’ın Irak’a sıkı sıkıya bağlanması oldu. Aldatıcı bir görünüm altında Başur’e Kürdistan Irak’a bağlandı.

Bir yandan da Irak (Kürdistan ve geri kalanlar biçiminde) bir federal yapıya kavuştu­ruldu. Federe Kürt devletinin başına PDK geçti. Ama ömrünü Bağdat’taki merkezi hükümete karşı mücadeleyle geçirmiş olan Celal Talabani de Başure Kürdistan’ı ilhak etmiş olan cumhuriyeti yıkıp parçalamadan üstelik Irak cumhurbaşkanı olarak Bağdat’a göçtü. Böylece YNK ve önderi Irak’ın bölünmez bütünlüğünün teminatı oldu. PDK ve Mesut Barzani de Kürdistan’ın bir parçasındaki yarım yamalak egemenlik uğruna zaten tam anlamıyla hiçbir vakit girişmediği birleşik Kürdistan mücadelesinden büsbütün kopmuş oldu.

Bu itibarla birleşik Kürdistan mücadelesinde bir adım, bir basamak olacağı yerde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi de denilen federe devlet bu yolda aşılıp ortadan kaldırılması gereken bir köstek haline geldi.

Başur’da Behdinan ve Soran birbirlerinden yalıtık olmadıkları halde Rojava’daki üç kantonun birbirlerinden iyice kopuk olmasına rağmen üç kantonda eşanlı ve eşgüdümlü bir hareket PYD sayesinde gecikmeden örgütlendi ve peş peşe bu kantonlar özerliklerini ilan etti.

Böylece Binxet Rojava olmuş oldu ve bu dönemeç Rojava devrimi diye anıldı. Ama pek ala o zamanın koşullarında Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin bir adımı ve ilk kazanımı olması için bütün nesnel koşullar mevcut iken

Rojava Devrimi
Birleşik Özgür Kürdistan Mücadelesinin Bir Adımı Olmadı

Her ne kadar son zamanlarda artık Rojava terimi kullanılmamakta ve ezkaza telaffuz edildiğinde bile «Kuzey ve Doğu Suriye» diye düzeltilmekte olsa da, o noktadan itibaren Rojava sözcüğü, bırakalım Kürt camiasını Orta Doğuyu aşarak bütün dünyada bilinir oldu.

Kuşkusuz bunun nedenini Rojavaye Kürdistan’ın müstesna konumu ve Suriye’nin siyasal konjonktürdeki yeri gibi durumlarda aramak beyhudedir. Bunun Kürdistan’daki muhtelif hareketlere önderlik eden akımların politik/programatik perspektifleriyle ilişkisi daha fazla ve belirleyicidir. Sonraki gelişmelerin akıbetini bu öznel zaaf tayin edecektir.

BU itibarla Kürdistan’ın batı kesiminde başlayan «Rojava Devrimi»ne tekrar bakmak gerekiyor. Bu atılımın nasıl birleşik Kürdistan mücadelesinin bir adımı olamadığına ve bir köstek haline nasıl geldiğine de bakmalı.

Doğrusu Başure Kürdistan’da kurulan federe devlet de birleşik Kürdistan mücadelesinde bir sıçrama tahtası olamamıştır. Hatta Birleşik bir Kürdistan’ın inşası yolunda Irak devletinin bir parçası olan bu federe devletin ortadan kalkması ve yerini bağımsız bir Kürdistan federasyonuna bağlı bir yapıya bırakması elzemdir.

Ama buna aykırı bir durumun hasıl olması orada da nesnel koşullardan ziyade öznel olanlarla ilgilidir.

Bu devletin başında bulunan PDK’nin programı zaten bu serencamı anlamak için yeter.

Bu programın hedefi ve şiarı «Irak’a demokrasi Kürdistan’a muhtariyettir.» Burada kastedilen PDK önderlerinin ve militanlarının pek çoğunun gönlünde birleşik bir Kürdistan ülküsü olduğunu düşünsek bile, sadece Başure Kürdistandır.

Başure Kürdistan’daki duruma benzer bir şeyi Kürdistan devriminin bir adımı olmayan ve «Suriye’nin demokratikleşmesi» çerçevesine hapsolmuş olan Rojava devrimi ve özerk kantonları için de söylemek gerekir.

PYD de yakın hedefini Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde bir «demokratik özerklik» ile sınırlamaktadır. Ama uzak hedefte de özgür ve birleşik bir Kürdistan yoktur. Hatta ne Kürdistan için ne de Orta Doğu çerçevesinde herhangi bir devlet de hedeflenmemektedir.

Hedef Öcalan’ın tarif ettiği içeriğiyle «Demokratik Konfederasyon»dur:

“Demokratik konfederasyonizm bir devlet sistemi değil, halkın devlet olmayan demokratik sistemidir. Başta kadınlar ve gençler olmak üzere halkın tüm kesimlerinin kendi demokratik örgütlenmesini yarattığı, politikayı doğrudan ve özgür-eşit konfederasyon yurttaşlığı temelinde, yerelde kendi özgür yurttaşlık meclislerinde yaptığı bir sistemdir. Dolayısıyla öz güç ve öz yeterlilik ilkesine dayanır. Gücünü halktan alır ve ekonomi de dahil her alanda öz yeterliliğe ulaşmayı benimser.”

Bu tarifte «Demokratik konfederasyonizm» Öcalan’a göre, «devletçi toplum merkezileşmesine girmek istemeyen doğal toplumun demokratik komünal yapısına dayanan…. esnek, çok kültürlü, anti-tekelci ve uzlaşma odaklı » bir düzeni ifade etmektedir.

Bu saptama ve tarifler Öcalan tarafından tanımlandığı gibi KCK yürütme Konseyi üyeleri tarafından da kendi ifadeleriyle tekrarlanan ve bu itibarla benimsenmiş olduğu anlaşılan görüşlerdir. Hiç kuşkusuz KCK bünyesinde mücadele eden militanlar ve onların başka taraftarları için de böyle söylemek yanlış olmaz.

Burada daha uzun boylu ele alamayacak olsak da bu programatik perspektifin Rojava­ye Kürdistan’da başlayan ve bugün «Kuzey ve doğu Suriye»ye indirgenmiş olan Rojava devrimine önderlik eden hareketin de Özgür ve Birleşik bir Kürdistan’a yönelmediği yeterince açıktır.

Bu oluşumun da o yolda aşılması gereken bir engel olmaya mahkum olduğu bellidir.

Proudhoncu Çizgiyle Örtüşen
Konfederalizm Perspektifinin
Önceki Trajik Sonuçları

Sadece Rojava devrimine önderlik edenlerin ortaya koyduğu hedeflerden ötürü değildir bu kaçınılmaz sonuç. Her ne kadar bu görüşler Abdullah Öcalan tarafından özgün biçimde formüle edilmiş olsa da Amerikalı Proudhoncu Bookchin’in görüşleriyle örtüşmektedir. Bu örtüşme iki taraf tarafından da muhtelif yazışma ve yayınlarda somut olarak teyit edilmiştir.

Bu itibarla herhangi bir somut siyasi hareketle ilişkisi olmamış olan ve zaten yakın zamanda hayatını kaybetmiş olan Bookchin bakımından bir kestirme yapmanın anlamı yoktur. Ama onun esinlendiği ve temsil ettiği Proudhon ve taraftarlarının bu görüşlerinin 1871 Paris Komünü’nün akibetinde nasıl bir rol oynadığı bilinmektedir. Ona bakmak yeterince öğretici olur.

Proudhoncuların federasyon ve konfederasyon perspektifleri Komün’ün Paris’te tecrit olmasıyla ve ezilmesiyle sonuçlanmıştır ve hiçbir konfederalizme varmamıştır.

Bugün güya «reel sosyalizmin eleştirisi üzerinden» çıkarsanan «demokratik modernite»  ve «demokratik sosyalizm» perspektifleri öteden beri komünizm düşmanı burjuva sosyalistlerinin görüşlerinden başka bir şey değildir. Devlet ile sosyalizmin bir arada olabileceği inancı da Marksizme ve Leninizme bağlı komünistlerin red ettiği safsatalardır. Zira onlara göre «sosyalizm de denilen toplum aşaması sınıfsız toplumun ilk evresini» ifade eder. Sosyalizmi proletarya diktatörlüğünün hüküm süreceği geçiş dönemi ile birbirine özdeşleştirip karıştıranlar revizyonistlerdir. Sınıfsız toplumun ilk evresi olan «sosyalizmin özgürlük, farklılıklara dayalı eşitlik ve paylaşım ilkelerinin devlet gibi bir baskı ve zor aracıyla gerçekleşemeyeceği» fikri ise proletaryanın egemen sınıf olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğü kertesinden geçmeden gerçekleşebileceği de oldum olası reformist sosyalistlerin görüşüdür.

Buna karşılık sınıfsız ve sınırsız bir dünya hedefi elbette komünist devrimcilerin de hedefidir. Aradaki fark komünistlerin bu hedefe proletarya diktatörlüğünün egemen olacağı geçiş döneminden gitmek zorunda olduğu ve bu geçiş döneminin açılması için burjuva diktatörlüğünün yıkılıp parçalanmasının ardından bir sovyet cumhuriyeti ya da komün tipi devlet biçiminde bir proletarya diktatörlüğünün kurulup işletilmesi şarttır.

Aynı bakış açısı ezilen uluslar için de kapitalist aşamadan geçmeden proletarya diktatörlüğü anlamına gelen bir sovyet cumhuriyetinden geçerek aşılacak bir ulusal kurtuluş perspektifini benimsemeyi gerektirir. Uluslararası ölçekte ise bu perspektif devletsiz bir konfederasyonizm vb. değil, sovyet cumhuriyetlerinin özgür birliğini ifade eden uluslararası sovyet cumhuriyetlerini işaret eder.

Ne var ki devletsiz sınıfsız bir topluma giderken bu hedefin bir ütopya olmamasını ifade edip sağlayacak olan siyasi eylem nerede olursa olsun ve hangi biçimi ifade ederse etsin mevcut devlet aygıtının ele geçirilip yıkılmasından başka türlü gerçekleşmeyecek olan bir proleter devrimdir.

Rojava’daki Gelişmelere
Ne Bakımdan Devrim Denebilir?

Besbelli Rojava devriminin bu perspektiflerle yakın uzak bir ilişkisi yoktur. Zaten tarihte devrim diye anılan pek çok gelişme de böyledir.

Örneğin Rusya’da 1917 Martında gerçekleşen «Şubat devrimi» işçilerin ve köylülerin kendi iktidar organlarıyla iktidarı tamamen ellerine almasıyla sonuçlanmış değildir. Ama bu dönüm noktasında Çarlık Otokrasisinin yıkıldığı tartışmasız bir gerçektir. Sadece bu bile Şubat Devrimine Devrim denmesinin yeterli nedenidir. O noktada eksik olan nedir?

Birincisi Çarlık Otokrasisinden boşalan yere tüm iktidarı elinde bulunduran bir burjuva devleti kurulabilmiş değildir. Çarlık devletinden devralınan kurumların üzerine konan Kurucu Meclis ve Geçici Hükümet iktidara tümüyle hakim olabilmiş değildir. Zira İşçi-Köylü-Asker Sovyetleri buna engel olan alternatif iktidar organları olarak karşısında dikilmiş durumdadır.

Ne var ki bu sovyetler de alternatif iktidar organları olarak Çarlık otokrasisinin yerine ve onun kalıntıları üzerinde bir burjuva demokratik diktatörlüğünün kurulmasına engel olmakla birlikte iktidarın tamamen kendi ellerine alabilmiş değillerdi. Bunun için otokrasiden arta kalan devlet makinesini ve onu sevk ve idare etmek için Kurucu Meclisten yetki almış bulunan Geçici Hükümeti devirip eski devlet aygıtından arta kalan bütün aygıtları parçalamaları gerekiyordu. Bu 7 Kasım 1917’den itibaren gerçekleşti. O dönüşüme de Ekim Devrimi dendi. Bu muzaffer bir proleter devrimiydi.

Konumuzla ilişkisi bakımından Geçici hükümetin veya herhangi bir burjuva devletinin yapamayacağı şeylerin başında olan bir şey de o dönüm noktasından itibaren Çarlık hapishanesinde mahpus olan ezilen ulusların hemen hemen hepsi birbiri ardından kendi sovyet cumhuriyetlerini kurarak özgürleştiler ve bu özgür iradeleriyle SSCB’yi teşkil ederek Ekim Devrimiyle buluştular. Rusya’da başlayan dünya devriminin ilk mevzileri oldular.

Rojava Devrimi Sadece Suriye Anayasasını Değiştirmekle Kalsa da Bir Devrimdir

Besbelli ki Rojava Devrimi’nin ne 1917 Ekim Devrimiyle bir benzerliği yoktur. Şubat Devrimine de benzemez. Zira Şam’daki merkezi iktidara dair herhangi bir etkisi olmamıştır. Paris Komünü sırasında Fransız devleti ve hükümeti Versailles’a taşınmak zorunda kalmıştı. BAAS hükümeti Şam’dadır ve Rojava kantonlarıyla ÖSO, IŞİD vb.nin hakim olduğu bölgeler dışında egemenliğini sürdürmektedir. Bu iktidarı devirmeyi hedefleyen herhangi bir güç de yoktur. Muhtelif «rejim muhalifleri» kendilerini koruma telaşı içindedir. Rojava’nın iki kantonu da zaten BAAS iktidarını devirme hedefini gütmekte değildir.

Peki bu duruma hangi nedenden ötürü devrim denecektir?

Doğrusu Rojava Devriminin özgür ve birleşik Kürdistan hedefiyle Suriye’yi parçalamak gibi bir hedefi olmadığı besbellidir. Ama Şam’daki BAAS diktatörlüğünün egemenliğini tanımlayan Suriye anayasası Rojava kantonlarının özerkliklerini ilan etmesiyle birlikte kadük olmuştur. Şu ya da bu biçimde Suriye’de BAAS rejimi yeniden istikrarı sağlamayı başarsa ve hatta Afrin’de olduğu gibi diğer kantonlarda da PYD’nin ve SDG’nin bütün kısmi iktidar imkanlarını ortadan kaldırsa bile, Suriye’nin eski Anayasası yürürlük kazanamayacağı gibi yeni bir Suriye Anayasa’sı da eskisi gibi olamayacaktır. Hiç değilse öyle bir Anayasada «Suriye Arap ulusunun bir parçasıdır ve Suriye vatandaşları Arapça konuşur vb.» gibi ifadeler olamayacaktır. Böyle bir sonucun elbette Kürt ulusal hareketinin hedefleri bakımından herhangi bir anlam ifade etmeyeceği açıktır.

Ama Suriye bakımından Rojavadan neşet eden bir devrim olduğunu söylemekte tereddüt etmemek gerekir. Bunun en kötü ve asgari sonucu Suriye’de güdük bir demokratik devrimin gerçekleşmesi olur. Elbette bunun ezilen Kürt ulusu bakımından bir siyasi kazanım olduğunu söylemek mümkün değildir. Ama Selahaddin Eyyubi’den beri Kürtlerin defalarca kendi özgürlüklerinden çok başkaları için savaştıklarına pek çok örnek vardır.

Ama Rojava devrimi deneyiminin bunlarla asla kıyaslanmayacak çok daha değerli kazanımları olduğundan kuşku duymamak gerekir. Hiç değilse bu vesileyle doğup büyüyen özgürlük özlemi ve azmi Rojava devriminin yenilgisi halinde bile paha biçilmez bir kazanım elde etmiştir ve bunu geri almak mümkün değildir.

Üstelik kimilerinin yaptığı gibi bunu bir «kadın devrimi» çerçevesine sığdırmak da doğru değildir. Bu deneyim en kötü şartlarda dahi Kürdistan devrimi doğrultusunda muazzam ve geri alınamaz bir manevi kazanımın yanısıra ve onun kadar önemli olmak üzere köklü bir soykırımla bile yok edilemeyecek bir kadro birikiminin uluslararası ölçekte ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Kürtler Suriye’de güdük bir demokratik devrimin (eğer 1908 meşrutiyeti bir devrim olarak adlandırılıyorsa!) başlıca siyasal ve insani gücünü teşkil etmiştir. Bunu yok etmek mümkün değildir.

Hiç kuşkusuz bu deneyim ve kazanımları özgür ve birleşik Kürdistan mücadelesinin en değerli kalkış noktası olacaktır ve Kürdistanlı Komünistler bu deneyimin derslerini kuşanıp bu birikimin örgütlendirilmesini sağlayarak Rojava devrimini varması gereken ve varacağı konağa ulaştıracaktır.

Rojava Devrimi’nin en Büyük Mirası

Rojava teriminin tanınıp yayılmasında birinci ve belirleyici etken uluslararası çapta siyasal faaliyet yürütme yeteneğine ve kapasitesine sahip PKK/KCK diye büyük bir siyasal hareketin bu işin arkasında olması yegane ve yeterli belirleyici etkendir.

Nitekim 2004’te Qamışlo’daki maç sırasında BAAS katillerinin hedefi olanlar bilhassa PDK (ama muhtemelen YNK de) taraftarları olsalar da bu olay çok dar bir çerçevede duyulmuş ve bilinir olmuştu. Bunun nedeni o olayın daha küçük çapta olması değil arkasındaki siyasal aktörlerin mahiyetleriydi.

Hiç kuşkusuz «Rojava devrimi»nin duyulup tanıtılmasında Kanada’dan Avustralya’ya kadar çok geniş ve kalabalık bir Kürt diyasporasının dünya çapındaki mevcudiyeti başlı başına bir etkendir. Bu olmadığı takdirde bugünkü durumun hasıl olması bu denli olası olmazdı. Ama burada aynı zamanda bu diyasporanın müstesna ölçekte siyasallaşmış olması başlıbaşına önem taşır. Bunlar arasında çok örgütlü ve çok yönlü bir siyasal hareket olarak PKK’nin varlığı asıl belirleyici faktördür.

Rojava ve Kürdistan meselesinin böyle bir çapta bilinir olmasının belirleyici nedenini burada aramak gerekir. Nitekim bu sayede Rojava ve Kürdistan sorunu dünyada (kuşkusuz biraz da kıyaslanmayacak ölçekte yaygınlaşan yeni iletişim kanallarının varlığı sayesinde) neredeyse Vietnam ve Filistin davalarından daha fazla bilinir olmuştur.

Aynı nedenle de Orta Doğu’dan hareketle bir enternasyonal ve enternasyonalist örgütlenmenin çekirdeğini yaratmakla yükümlü olan komünist devrimciler açısından genel olarak Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi sorunu ve özel olarak da Rojava devriminin gelişimiyle akıbeti müstesna bir önem taşır. Bu itibarla Rojava devriminin mahiyetini ve akibetini titiz bir biçimde mercek altına almak öncelikle komünist devrimcilerin ödevidir. Zira kitlelerin hareketinin ve genel politik gelişmelerin hangi yönde olacağına kafa yormaktan ziyade enternasyonal bir komünist hareketin öncülerinin nereden nasıl çıkacağını kestirmeye ihtiyaç vardır. Orta Doğu’dan başlayacak bir enternasyonal ve enternasyonalist hareketin kurucu kadrolarının önemli bir kesiminin bu deneyimlerin içinde pişmiş ve bu deneyimlerin derslerini donanmış militanlardan oluşacağından hiç kuşku duyulmamalıdır. Ayrıca bu sorunlara açıklık getirmeyen bu deneyimden gerekli dersleri çıkarmayı beceremeyen hiç bir girişimin sözlerini onlara duyurması mümkün değildir

1 Comment

Fuat önen için bir cevap yazın Cevabı iptal et