15 Temmuz «FETÖ Darbesi» Değildi

15 Temmuz 2016 tarihi hatırlandığında birbiriyle bağlantılı bağlantısız karşıt yahut uzlaşır çizgilerde yer alan muhtelif kurum ve kişiliklerin adeta ittifak ettiği sözümona tartışmasız bir husus var: bu bir «FETÖ darbesidir». Bu konuda aykırı bir görüş bildirenler ise Fethullah Gülen’in kendisiyle onu yıllardır yuvalandıran ABD’dir. Bunlar olan bitenle doğrudan bir ilişkilerinin olmadığını beyan ettiler.

Casusluk ve komplo girişimlerine meraklı olanlar bu girişimin hangi ilişkiler zinciri içerisinde nasıl cereyan ettiğine dair, sonuçta ana fikirden, «FETÖ darbesi»nden uzaklaşmayan sayısız senaryo ve komplo teorisi üzerinde çalışıp tartışmaktalar. O günden beri bitmek tükenmek bilmeyen yazı dizilerinde bu konu üzerinde inceleme ve tartışmalar sürüyor. Doğrusu bu işin özü ve ayrıntısı ancak istihbarat/devlet arşivleri açıldığında gün ışığına çıkacak. O zamana kadar spekülatif olarak kalmaya mahkum tartışma ve irdelemelerin sonu gelmeyecek.

Elbette komünist devrimciler bu tür gayretlere girmeyecek olanların başında gelir. Zira bu tür meşgaleler dünyayı yorumlamaya meraklı olanların iştigal alanında kalmalıdır. Ne var ki bu bir ilgisizlik belirtisi değil. Aksine olaya başka bir ölçekten bakma zaruretine işaret eder.

«FETÖ» Ne Değildir?

Bunun için evvela «FETÖ» denen ve ortak bir tanıma bile kavuşturulmayan «ana aktör» hakkındaki hurafelere ışık tutmakla başlamak gerek.

Fethullah Gülen’in Erzurum çıkışlı ve en son İzmir’de küçük bir camide imamlık yapmış olan Nurcu bir cemaat önderi olduğunu bilmeyen yok. Ama başka bir ilden gelip başka bir dini cemaate bağlı bir din adamı olsaydı da olan bitenlerin özünde bir değişiklik olmayacaktı.

O bakımdan üzerinde en çok konuşulan ve bir izahat getirmek için kılı kırk yaran komplo analizlerine girmeden efsanenin perdesini kaldırmakla işe başlamalı.

Her şeyden önce her halde yüze yakın ülkede yüzlerce belki binin üzerinde okul, yurt, banka ve ticari işletmenin yanısıra nispeten daha konspiratif girişimlere sahip uluslararası bir örgütlenmenin başına geçmek nefesi en kuvvetli bir imamın dahi harcı değildir. Petrol zengini Suudi Arabistan devletinin bile bu çapta bir organizasyon yeteneği yoktur. Siyasi iktidarın giderek temerküz edip merkezileştiği, finans kapitalin egemen olduğu emperyalizm çağında hiç olmaz.

Hele dünyanın en güçlü devletlerinin birbirleriyle paylaşım kavgası içinde olduğu dünyanın en kritik bölgelerinden birinde bunu hayal etmek dahi akla ziyan olur.

Bu itibarla Orta Asya’dan Balkanlara Kafkasya’dan Afrika’ya, Güney Amerika’dan Uzak Asya ve Okyanusya’ya kadar uzanan bir uluslararası şebekenin kurulması ancak çok yönlü çıkar çatışmaları içine girebilecek çapta bir büyük devletin işi olabilir; nitekim öyledir.

Gülen Hareketi ABD Dış Politikasının Başlıca Enstrümanlarından Biridir

«Gülen cemaati» diye tarif edilen örgütlenme ABD emperyalizminin uzun yıllar içinde örgütlenmiş araçlarından biridir.

Gülen hareketi SSCB ve Doğu Avrupa’­nın dağıtılması hakkındaki uzun vadeli planların uygulanması için kurulmuş başlıca enstrümanlardan biridir. Müslüman nüfuslu olmayan ülkelere yönelik enstrümanlardan biri de George Soros’un «açık toplum» projesidir.

Bu çerçevede Fethullah Gülen’in Nurcu yahut, Menzilci yahut Nakşibendi olup olmamasının hiçbir ehemmiyeti kalmaz. Zaten «Gülen projesinin» dinler arası bir buluşma ve «reform projesi» olması da bu düzeyde seyrettiğini anlatır. Ama esas olan bir «İslam’da reform planı» değildir. ABD’nin SSCB ve Varşova paktına yönelik hesaplarıdır. Bilhassa bunların mukadder dağılışının ardından kurulacak yeni düzende sağlam mevziler kazanmak üzere yapılmış uzun vadeli bir plandır.

Bu çerçevede sözümona «laik» rejimiyle öne çıkan Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip bir ülke olmasından ötürü Türkiye’de bu iki enstrüman birden işlemiştir. Hem AKP/Erdoğan’ın iktidara yükselişi sürecinde birlikte iş görmüşlerdir. Hem de ABD ile Erdoğan’ın arası açıldığından itibaren birlikte Erdoğan’ın karşısına çıkmış ve aynı zamanda onun hedef tahtasında yerlerini almışlardır. Daha doğrusu kendisiyle birlikte yürüdükten sonra onlar Erdoğan’ı hedef tahtasına yerleştirmiştir.

Bu bakımdan Gülen cemaati vb. örgüt­lenmelerin bu çerçevedeki faaliyetleri yürütmeye uygun bir uluslararası örgütlenme olup olmadığı önem kazanır. O nedenle Türkiye’den bakarak olan biteni «Gülen cemaati» başlığı altında anlamaya ve açıklamaya kalkışmak baştan baltayı taşa vurmakla sonuçlanmaya mahkum bir yaklaşım olur. Gülenci örgütlenme emperyalist bir ABD projesidir. Öyle ele alınmalıdır. Ama bu ABD’nin arka bahçesinde yürürlüğe girmediği de önemli bir başka gerçektir.

Türkiye ABD’nin Arka Bahçesi Değildir

Her şeyden önce altı çizilmesi gereken husus ABD’nin Türkiye’de bir nevi arka bahçesi sayılan Güney Amerika ülkelerinde yahut Mısır’da olduğu gibi nispeten konvansiyonel askeri darbe planlarıyla hareket etme imkanlarına öteden beri sahip olmayışıdır. Hele bu gün ABD, içinde bulunduğu acz ve kriz koşullarında uluslararası paylaşım kavgasının keskinleştiği önemli bir odakta buna daha fazla muktedir değildir. Aksine bilhassa SSCB ve Varşova paktının dağılmasından beri bu alanda kendine yer açma gayretindedir.

Evvela Türkiye’de ABD’nin uluslararası güç merkezleri bakımından yalnız olmadığına dikkat çekmek gerekir. Hatta en önde de değildir. Bunun nedeni de Erdoğan’ın ABD ve Rusya arasında gidip gelen acemi manevraları değildir. Finans kapitalin egemen olduğu bir çağda bu tür olgulara değil başka yere bakmak gerekir.

(Özal’dan beri) Nispeten azalmış olsa da Türkiye’de yatırılmış yabancı sermaye içinde Hollanda’nın payı en büyüktür. Ardından gelen Fransa’dır. Ordunun zirveleriyle asıl içli dışlı olan da Fransa’dır. Nitekim bu dengeler çerçevesinde 27 Mayıs darbesinin ardından ordunun ortağı Gene­ral Motors değil Renault olmuştu; bu da küçük bir ayrıntı değildir. O günden beri de bu pay esaslı bir değişime uğramadı.

Bir dönem NATO-Varşova Paktı kutuplaşması çerçevesinde bu ittifakın sözcüsü ABD’nin tabiatıyla önde görülmesi yanlış bir algıya yol açmıştır. Bu algının temeli Varşova Paktı’nın dağılmasından itibaren ortadan kalktı.  Ama bu dengeler çoktan değiştiği halde hala aynı algı yaygındır.

Ne var ki SSCB ve Varşova Paktının dağılmasıyla ABD’nin diğer emperyalist devletlerin mutlak efendisi olmadığı giderek daha görünür hale geldi. Tek tek belli başlı emperyalist devletler belli başlı güçler arasında dünyanın yeni baştan paylaşılması için kendi çaplarında plan ve hamleler yapmaktadır. Bu çerçevede SSCB mirasından arta kalanlar üzerinde şekillenen BDT (Rusya) da kendine yer açma gayretindedir. Türkiye de haliyle bu değişen paylaşım kavgasında önemli alt üst oluşlara gebe kalmıştır. Hala öyledir.

ABD’nin bu ortamda Türkiye’de kendine yer açmaya başlaması Özal zamanından başlayıp Erdoğan’la devam etmiştir. Örneğin Fransa’nın ortağı olan OYAK patronu subayların tasfiyesine yönelik Ergenekon/Balyoz operasyonlarının ardında bu çekişmeyi görmek gerekir. Bu operasyonların Gülen cemaatinin tayin edici rolüyle olması da tesadüf değildir.

Öte yandan Türkiye’nin Büyük Orta Doğu projesi çerçevesinde önemli bir rol üstlenmesine dönük planlar da ABD’nin Türkiye’ye biçtiği rolle ilişkilidir ve bunun rakipleri tarafından hoş karşılanmadığı da besbellidir.

Ama bu rolün baş aktörü olarak Erdoğan’ın tayin edildiği onun hüsnü kuruntusudur. O misyon evvela Özal’a ve partisine tevdi edilmişti. Özal’ın ardından yaşanan bir ara dönemi takiben de baş rol bizzat Tayyip Erdoğan’a değil bu yolda beraber yürüdüğü ve ABD’nin enstrümanı olan Gülen cemaatine ayrılmıştı. Erdoğan bu planın vazgeçilmez bir unsuru değil, o çerçevedeki muhtemel araçlardan biriydi. Nitekim cemaatin yerini kendi başına almaya heves edince elde ettiği rolü kaybetmesinin de önü açıldı. Bugün «amerikancı muhalefetin» hangi kişiyi öne çıkaracağı hala merak konusudur. Bu merak da siyaset analistlerinin gayretleriyle değil planın sahiplerinin uygun gördükleri zaman giderilmiş olacaktır.

AKP’den Beklenen
Sadece BOP Misyonu Değildi

Öte yandan ABD’nin (Özal’ın ardından) AKP’den beklediği sadece BOP çerçevesinde bir misyon değildi. Aynı zamanda AB içinde Türkiye’nin İngiltere’nin yanısıra ikinci bir «Truva atı» haline getirilmesi bekleniyordu. Erdoğan ve arkadaşlarının «Milli Görüş gömleğini» çıkarıp «Gülen cemaatinin» «dinler arası diyalog» çizgisi ile uyumlu «ılımlı islam» görünümlü gömleğini giymesi BOP planının zorunlu bir parçası olmaktan ziyade bu AB’ne yönelik misyonun bir gereği idi.

BOP gerçekleşebilir bir plan olmaktan uzaklaşırken, dolayısıyla Türkiye’nin bu plan çerçevesindeki önemi azalmaya başlarken, buna paralel olarak AB bünyesindeki «Truva atları» projesi de kullanışsız hale geldi. Bunun en açık ifadesi de Brexit ile birlikte göze görünür oldu. Bu çerçevede Müslüman kardeşlerin liderliğine soyunan ve selefi akımlarla iltisaklı üstelik MHP ile koalisyona mahkum olan Erdoğan’ın İngiltere’nin terk ettiği AB bün­yesinde yer alması hayal bile edilemeyecek bir plan oldu.

Bu daha ziyade ABD’ye rakip olan AB’nin belli başlı güçlerinin tercih ettiği seçeneğe denk düşüyordu. Yani bu birliğe tabi ama AB dışında kalacak olan bir TC tablosuna tekabül ediyordu. Zaten genel kanının aksine Türkiye’nin AB üyesi olması oldum olası Avrupa’daki belli başlı emperyalist güçlerin değil, ABD’nin tercihiydi.

Bu itibarla BOP planından ayrı bir süreçte de olsa Erdoğan ve AKP’nin AB’ye dönük hesaplar açısından da kullanışlı bir alet olmaktan çıktığını görmek zor değildir. Yine Sorosçuların ve Fethullahçıların el birliği ile destekleyip tahkim edecekleri yeni bir ABD planının hazırlanmakta olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Bu planın içinde eski AKP’lilerin olacağından kuşku yoktur; zaten bu aşikardır.

AKP’nin Kuruluşundan
15 Temmuza Giden Dolambaçlı Yol

Erdoğan Washington’dan icazet alır almaz kendisi yasaklı olduğu halde partisi AKP tek başına meclis çoğunluğunu elde etti. O aşamada ABD’nin BOP planı henüz resmen ve fiilen rafa kalkmış değildi. Erdoğan’dan beklenen bu misyonun yerine getirilmesiydi. Kendisine «BOP eşbaşkanı» yakıştırması ondandı. Ne var ki Özal’ın erken ölümünü takip eden dönemde bu projenin miyadı dolmaya başlamıştı. O unvan Erdoğan’a nasip olmadı.

Özal zamanında uluslararası konjonktür açısından Türkiye’nin BOP çerçevesinde önemli bir rol üstlenmesinin karşılığı vardı. (Ölmeden önce Orta Doğu seferinden gelen Özal’ın ölümüyle bu plan uzunca bir süre için kesintiye uğradı)

Tayyip Erdoğan ve «yenilikçi» ekibi bu misyonu gecikerek de olsa devralıp sürdürmek üzere tasarlandı. Ama daha ilk adımlarında AKP’nin bu misyonu yürüt­me yeteneğinde olmadığı da görüldü. İlk işaret 1 Mart tezkeresinin AKP çoğunluğuna rağmen geçirilemeyince ortaya çıktı.

Doğrusu Irak harekatının hedefi ABD’yi Türkiye’de konuşlandırıp önde TSK’nin yer aldığı bir harekatla Güney Kürdistan’daki özerk varlığı ortadan kaldırmak ve İran etkisi altına girebilecek bir Şii hükümete de yer bırakmamak idi. Buna «Biden planı» da deniyordu. AKP ve Erdoğan da bu planı yürürlüğe koymak üzere hem Gülen cemaatinin hem de Sorosçularla birlikte güya anti-kemalist liberal solcuların desteği ile iktidara gelmişti.

1 Mart Tezkeresinin meclisten geçmeme­sinde elbette TSK içindeki kimi komutanların bu harekata razı olmaması önemli bir etkendi. Ama meclis düzeyinde Baykal’ın AKP vekilleri arasındaki kulis faaliyetlerinin katkısı besbelli belirleyici oldu.

Bu bakımdan sonrasında Baykal’ın bu amerikancı cemaat tarafından tertiplendiği ortaya çıkan bir operasyonla tasfiye edilmesinin ardında bu marifetinin cezalandırılması olduğunu düşünmek yanlış değildir.

Herhalde kendisini meclise taşıyan Baykal’a karşı bu tertibi kendi başına Erdoğan hazırlamamıştı. Baykal, ABD planlarının dışında tutulan Fransa-Chirac gibi hareket ettiği için cezalandırıldı. Erdoğan’ın meclise taşınmasının önünü açmış olması da onu bu akıbetten kurtaracak değildi. Zira önemli olan Erdoğan’ın değil ABD’nin çıkarları ve Gülen Cemaati üzerine kurduğu hesaplardı. O zaman için Erdoğan’ın da bu plan çerçevesinde işlevli olacağı düşünülüyordu. Herhalde Fransız emperyalizmi de bu sayede Erdoğan üzerinde bir etki kazanma peşindeydi.

İkinci olarak yine «Gülen cemaati» marifetiyle hazırlanan Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla TSK içinde büyük bir temizlik oldu. (Baykal bu sefer bu davaların avukatı olma iddiasındaydı) Tasfiye edilen ve Baykal’ın avukatlığını üstlendiği unsurlardan boşalan mevkilere ise «Erdoğan’ın adamları» gelmedi. Onun kendine bağlı kadroları olmadığı için buralara büyük ölçüde «Gülenci» unsurlar yerleşti.

Bu bakımdan 15 Temmuz’daki girişimin ardında Gülenci kadroların olduğunun ileri sürülmesi gayet tabiidir. Çünkü kilit noktalarda yer alanlar hiç değilse bu operasyondan itibaren onlardan başkaları değildi (Örneğin Akın Öztürk bu süreçte basamakları tırmanıp komuta mevkiine ve YAŞ’ya yükseldi).

Böylece bu noktadan itibaren TSK ve bürokrasinin zirvelerinde «Gülenci» kadroların bulunduğu açıktır. Ama sadece bu gerçek bile 15 Temmuz’da harekete geçen sınırlı güçlerin bu kadrolar olmadığını anlatır. Zira bu kadrolar bir bütün olarak Erdoğan’a karşı bir darbe girişiminde bulunmuş olsaydı 15 Temmuz böyle güdük kalmazdı.

Bunların büyük kısmı 15 Temmuz’da pasif kaldı. Bizzat bu girişimde yer alanların hepsi de açıktır ki «Gülenci» değildi. Hatta 15 Temmuz sonrasında tasfiye edilen asker-sivil bürokratların pek azı doğrudan doğruya «cemaatle» ilişkili olanlar­dı. Hatta pek çoğu böyle bir ilişkisi olmayan ve sol hareketle daha fazla ilişkisi olan unsurlar yahut sıradan sivillerdi.

Her halükarda bulundukları mevkilere AKP-cemaat ittifakı sayesinde gelenlerin ezici çoğunluğuna dokunulmadı. CHP’nin «siyasi ayak» vurgusu bunu anlatır. Demek ki sırf bu gerçek bile «FETÖ darbesi» tarifini boşa çıkarır.

Tersine 15 Temmuz girişimi bir ayağı çukurda olan Erdoğan için tekrar güç toplamak ve muhalefeti etkisizleştirmek için bir fırsat yaratmıştır. Erdoğan’ın bunu «Allahın bir lütfu» diye anlatması boşuna değildir. Ama bu gerçek aynı zamanda 15 Temmuz’un planlı ve topyekün organize olmuş bir ABD/Cemaat girişimi olmadığını da anlatır.

Yine de Erdoğan’ı epeyi ürküten bu girişim onun tertiplediği bir senaryo değildir. Erdoğan nispeten kontrollü bir biçimde kendi yararını gözeterek, ürke ürke bu kalkışmayı istismar etmeyi becermiştir.

Tam da bu nedenle 15 Temmuzu anlamak için AKP ve onun yandaşlarının piyasaya sürdüğü senaryolardan ve onların peşinde sürüklenenlerin tahlillerinden vaz geçip Orta Doğu Konjonktüründe ABD planlarının ve şimdilerde Biden’ın hedeflerinin neler olduğu üzerinde biraz daha durmak gerekiyor.

ABD’nin KDP’ye Sığınmasının Sonucu BOP’nin Gözden Geçirilmesi Oldu.

Peşinen söylemek gerekir ki BOP planı içinde Orta Doğu’da ABD güdümünde bir Kürt Devletinin kurulması ne en başta ne de şimdi yoktur.

Besbelli ki ABD bunun zemininin mevcut olduğu koşullarda Irak’ta Kürtleri Bağdat’a bağlamayı tercih etmiştir. Keza Rojava’daki olağanüstü durumda Kürtlerin Fırat’ın doğusuna çekilmesini ve hatta Rojava tanımının yerine «Kuzey-Doğu Suriye» kavramının kullanılmasını dayatıp kabul ettirmiştir. Yine aynı şekilde Kuzeyde HDP’nin bağımsız bir rol oynamasının yerine Erdoğan karşısında ve amerikancı muhalefetin denetiminde silik bir rol alması için her türlü adımı desteklemekte asla Kürtlerin bağımsız bir rol oynamasına destek vermemektedir.

Bununla birlikte bu durum Kürtlerin BOP’nin yeni aktörü olmayacağını anlatmak için yeterli olsa bile, Türkiye’nin yeniden bu role soyunmasının da artık gündemde olmadığı anlamına gelir. Keza Brexit’ten beri görülmektedir ki ABD açısından Türkiye’nin AB içinde bir truva atı rolü üstlenmesi de gündemde değildir.

Her halükarda ABD’nin TSK vasıtasıyla Irak’a müdahale planının suya düşmesiyle bu harekat için seferber olmuş bulunan ABD mecburen ve «B planı» çerçevesinde KDP’ye sığınmak zorunda kaldı. Sonra da giderek PKK üzerinde artan bir etki kazanmanın yoluna girdi. Bu yolda önemli bir mesafe kat etti ve Kürt hareketi de Erdoğan karşıtı muhalefetin belirleyici bir unsuru haline geldi. Ama Kimi safdillerin sandığı gibi T.C.’nin yerine bir Kürt Devletinin kurulması ABD’nin hesapları arasında değildir. Bunun BOP çerçevesinde T.C.’nin yerini tutması hayal bile edilemez.

Erdoğan ABD’nin İşine Yaramıyor

Bunlar bir yana Erdoğan siyasi özgürlüklerin genişlemesiyle Kürtlerin ve BDP/­HDP’nin kendisine şükranla tabi olacağını hayal etmişti. Kürt hareketinin bağımsız ve iddialı bir siyasi aktör haline gelebileceğini hesap etmedi. Tarihinin ilk seçim yenilgisini oradan aldı.

Böylece Esad’ı devirip Emevi camiinde namaz kılmayı hayal ederken BAAS’ın yegane destekçileri olan Rusya ve İran’la bir masaya oturmakla kaldı. Onların Esad’ı kurtarma planlarına tabi oldu. Bu şartlarda o camide ancak Esad’ın tayin ettiği imamın kıldırdığı namaza katılabileceğini görmedi.

Bütün bu gelişmelerin sonucunda AKP ve Erdoğan giderek ABD için kullanışlı olmaktan büsbütün çıktı. Her halükarda Erdoğan’ın ABD açısından kullanım değeri kalmamıştır. İşe yaramak bir yana zaten zayıflamış ve sıkıntılı bir durumda olan ABD’nin bu çerçevedeki plan ve hesaplarına köstek olmaktadır. Daha önce başka benzerlerinin başına geldiği gibi çöpe atılacaktır.

ABD Erdoğan’ı seçimler yoluyla alaşağı etme peşindedir. Zira rakipleriyle dalaşmadan bunu yapabilmesinin yegane yolu budur. Bu aynı zamanda 15 Temmuz’un ardında «FETÖ»nün aynı anlama gelmek üzere ABD’nin olmadığını anlatır.

Erdoğan’ı İktidara Taşıyan Cemaat
Nasıl Onun Baş Düşmanı Oldu?

Erdoğan’ın «Gülen cemaati ile birlikte yola çıktıktan sonra ABD’nin işine yaramayan bir unsur haline gelmesinin genel hatları bu çerçevede ve Orta Doğu’daki paylaşım kavgasının dinamikleri içinde anlaşılmalıdır. 15 Temmuz’da kimin kiminle karşı karşıya geldiği ancak bu yaklaşımla doğru anlaşılabilir.

Erdoğan’ı iktidara taşıyan «Gülen Cemaati» onu devirmek ve yeni «amerikancı muhalefeti» güçlendirmek üzere çalışmaya başlamıştır. Ana muhalefetin yetersiz kaldığı noktada da ABD «Baba muhalefeti» (Sedat Peker) devreye soktu.

Erdoğan’ın iktidara gelince devlet aygıtını layıkıyla yönetebilecek kendine bağlı kadroları olmadığı için cemaatin yıllar boyunca yetiştirdiği kadrolara mahkumdu. Bu bağımlılığın ister istemez Gülen’in patronuna bağımlı olmayı gerektirdiğini unuttu; kerametin kendinden menkul olduğu zehabına kapıldı.

Ergenekon/Balyoz operasyonlarıyla ordunun tepesindeki kadroları temizleme yolunda Gülen cemaatinin önünü açan Erdoğan’ın tasfiye edilenlerin yerine Kasımpaşa’dan çocukluk arkadaşlarını getiremeyeceği besbelliydi. «Fethullahçıları» o­ralara bizzat kendisi yerleştirdi.

15 Temmuz’a neden «FETÖ darbesi» dendiği de buradan ileri gelir. Ordunun üst kademelerine «FETÖcülerin» bizzat Erdoğan’ın nezaretinde yerleştiğini anlatır.

Ama yine de bu olgular gösterir ki 15 Temmuz girişimi doğrudan doğruya bir «FETÖ yani bir ABD darbesi» olsaydı TSK’nın daha geniş ölçekli bir harekatı olması beklenirdi. Öyle olmadı. Zaten o takdirde Erdoğan’ın bu badireyi o kadar kolay atlatması mümkün olmazdı.

15 Temmuz’da Erdoğan karşıtı bir askeri kalkışmanın önlenmesinde Ergenekon/­Balyoz operasyonlarında tasfiye edilen kimi subayların engelleyici bir rol üstlendiği anlaşılıyor. Ama eğer ordunun ve bürokrasinin kilit noktalarına yerleştirilen «gülenci» unsurlar hep birlikte hareket etseydi «Erdoğan karşıtı bir darbe girişiminde» bunların payı ve rolü daha fazla olmalıydı. Oysa bilakis bu kadrolar nispeten pasif kaldıkları için 15 Temmuz girişimi havada asılı kalmıştır. Aynı nedenle de «Yurtta Sulh konseyinin» kimlerden teşkil ettiği ve muhtemel hükümette kimlerin yer almasının planlandığı bir türlü ortaya çıkmamaktadır.

Ama 15 Temmuz’da en çok öne çıkartılan Akın Öztürk’ün Balyoz operasyonuyla önü açılarak yükseldiği bir vakıadır. Aynı zamanda da YAŞ içerisinde en etkili komutanlardan biri olduğu da bir başka olgudur. Anlaşılan o ki Erdoğan’ın yaklaşan YAŞ toplantısında yapmak isteyeceği değişikliklere en etkili biçimde karşı çıkacak olanlardan biri de oydu.

Elbette YAŞ toplantısında son bir hamleyle tasfiye edilmeleri söz konusu olan subayların bir tepkisini de akla getirmek gerekir. Bu karmaşık etkenlerin çerçevesinde Erdoğan tarafından tasfiye edilmek istenen subayların yanlış ve iyimser hesaplarla harekete geçmek için yeterince endişe içinde olması anlaşılır bir olgudur.

Ama işin içinde Adil Öksüz gibi bir köstebeğin olması unutulmamalıdır. Onun yalnız olmadığı da … Akın Öztürk’ün bu erken girişimi önlemek istediği hakkındaki beyanları da hafife alınmamalıdır. Her halükarda bu tür ayrıntıları hükümetin ucunu gösterdiği kadar bilgiyle bulup öğrenmek mümkün değildir. Bunlar ancak Erdoğan sonrası dönemde ve o zamanın ihtiyaçları çerçevesinde ortaya çıkabilir.

ABD Erdoğan’ı Bir Askeri Darbeyle
Devirmek mi İstedi?

Kesin olan ise üç tane uçağı hazırda tutan Erdoğan’ın bu girişimden haberdar olmadığının palavra olduğudur. Bu çapta ciddi bir tertibi Erdoğan’ın kendi kendine sahneye koymadığı da o kadar kesindir. Ama Erdoğan’ın hangi otelde kaldığını FE­TÖ’cü yaverine değil çevredekilere soran suikast timleri vb. ortada profesyonel FETÖ/ABD darbesi olmadığını anlatır.

O sırada ABD’nin başındaki Trump’ın kendi özel çıkarları doğrultusunda Erdoğan’dan her istediğini aldığı koşullarda oradan gelecek bir darbeye hacet olmadığı besbellidir. Zaten Erdoğan’ın iş götürdüğü Trump’ın ABD demek olmadığı da seçimlerde belli olmuştur.

Buna karşılık Biden’ın kimi Cumhuriyetçi Partililerden de destek alarak seçilir seçilmez Erdoğan’ı askeri darbe yapmadan koltuğundan edeceğini açıklaması da rast gele değildir. Yani ABD’nin Erdoğan’ı böyle havada asılı kalan bir darbeyle devirme hedefini gütmediğini anlatır. ABD’nin güçlü rakiplerinin cirit attığı Türkiye’de kendi hesabına bir askeri darbeye kalkışmayacağını anlatır.

Buna karşılık Biden’ın nasıl bir yol bulacağı da görülmektedir. Amerikancı muhalefetin seçimlerden galip çıkması için imkanlar yaratmak bunların başında gelir. Muhalefetin eline 17/25 aralık tapeleri, Man adası belgeleri, Sedat Peker videoları gibi yollardan ve Zarraf’ın ardından işbirliğini kabul eden SBK’nın sunacağı malzemelerden oluşan paketler sunmak; HDP’nin ve PKK’nin bu ittifakın elini zayıflatmayacak bir çizgide kalmasını sağlamak gibi yollar akla gelmelidir.

ABD’nin hesabı bu seçimlerden Millet ittifakının galip çıkmasını sağlayıp ardından gündeme gelecek olan IMF programını bu hükümete dayatmaktır. Bunun yanısıra Erdoğan’ın seçimlere hile karıştırmasını ifşa etmek için her türlü teknik imkanın da ABD tarafından sağlanacağından da kuşku duymamalı.

Erdoğan’ın Akıbeti Ne Olacak?

Ne var ki bunlar ABD’nin esas beklentilerine dairdir. Erdoğan’ın akıbetinin ne olacağını buraya bakarak anlamak mümkün değildir. Kesin olan o ki Erdoğan’ın yükü Filipinli Marcos veya Tunus’lu Bin Ali’­nin yüküyle kıyaslanmayacak çaptadır. Bu yükü bırakıp giderek sığınabileceği bir yer de gözükmemektedir. Bu nedenle ABD’nin tercihi Erdoğan’ın seçimler yoluyla tamamen devre dışı kalmasa da tek yetkili ve mutlak iktidar sahibi olmaktan çıkması yönünde olsa gerektir. Yani bir tür Sisi darbesi ufukta değildir.

ABD’nin hedefi yakın vadede Amerikancı muhalefetin seçimlerden güçlü bir galip olarak çıkmasıdır. ABD’nin katkıları ve planları da öncelikle bu hedefte odaklanmış durumdadır. ABD’nin rakiplerinin de itiraz edemeyeceği seçenek budur. Beri yanda HDP’nin bir sürpriz yapmaması da teminat altına alınmıştır.

Bir muhtemel seçim mağlubiyeti karşı­sında da Cumhur ittifakının yapacağı bir şey yoktur. En azından 7 Haziran seçimleri sonrası sürece benzer bir sürecin kurtulmasına yetmeyeceği şimdiden görülmektedir. Nitekim altıncı yıldönümünde 15 Temmuz mitingine katılanların sayısı önceki mitinglerle kıyaslanmayacak cılızlıkta ve tehditkar olmaktan uzaktır.

Komünistlerin İşi Erdoğan’ın Akibetine Kafa Yormak Değil

Bu sürecin detayları ve muhtelif gelişmeler hakkında kafa yormak Komünist Devrimcilerin işi değildir. Daha önce güya «Kemalizm ve askeri-sivil bürokratik vesayete» karşı AKP’den medet uman sözüm ona «sivil toplumcuların» akıbetleri ibret vericidir. Şimdi Erdoğan’a karşı Amerikancı muhalefetin kuyruğuna takılanların ise akıbeti daha hazin olur.

Ama Erdoğan’ın öyle ya da böyle koltuğundan edilmesinin geniş halk yığınları nezdinde büyük bir motivasyon yaratacağı tartışmasız olmalıdır. Pahalılık ve kriz koşullarında bu motivasyonun neden olacağı toplumsal hareketlenmeleri tasavvur etmek de zor değildir. Daha önemlisi iktidara geldiği takdirde amerikancı muhalefetin kuyruğunda sürüklenmekle kalmayıp kitlelerin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir devrimci partinin bağımsız çizgisine olan ihtiyaç çarpıcı bir biçimde kendini gösterecektir.

Bu şartlarda Komünist Devrimcilerin en son yapacağı iş bu kargaşa içinde ve pusulasız bir biçimde kitlelerin kendiliğinden çıkışlarının peşinde sürüklenmektir. Böy­le bir sürüklenişin içinde yer almaya can atacak olanlar çoktur. Ama en azından soldaki kadroların en deneyimli olanla­rının en iyi bildikleri şeylerden biri bu sürüklenişin umarsızlığıdır. Bu tür kadroların bulundukları yerden uzaklaşıp gerçekten devrimci bir partinin arayışı içine gireceklerini düşünmek hayal olmaz. Hatta bu arayışın aslında yeni bir kuruluş için hazırlanmak yönünde olacağını tahmin etmek de zor olmamalıdır.

Bu itibarla Komünist Devrimciler asıl bu yöndeki gelişmelere hazırlıklı olmalı ve bu unsurlarla temas noktaları aramayı öncelikli iş saymalıdır. Komünist Devrimciler zaten bu öncelikli hedefe göre yön tayin etmiştir ve bu hedefi gözden kaçırmadan komünistlerin parti birliğini sağlamak üzere hazırlanmaktadırlar. İşçilerin birliğinden önce komünistlerin birliği sağlanmadan ve bu birlik bolşevik geleneğe, Komünist Enternasyonal çizgisine sadık komünist partinin kuruluş kongresinde taçlanmadan kitlelerin ve pusulasını kaybetmiş maneviyatı bozulmuş militanların ihtiyaçlarına çare bulmak hayalperestliktir.

Komünist Devrimciler çoktan beri bu hülyaların peşinden gitmeyi reddetmektedir. Muhataplarını öncelikle daha önce mücadele ettikleri örgütlerinden ayrılmış olanlar arasından seçmelidir. Bunların sahip oldukları deneyim ve dersleri adını hak eden komünist partiye taşımalarını sağlamak için hala azmini kaybetmemiş komünistlerle buluşmayı hedeflemektedir.

T.C.’nin başında kimin kalacağı kimin gideceği Komünist Devrimcilerin bu öncelikli hedefini değiştirmeyecektir. Zira esas hedef o devleti parçalayacak proleter devrime önderlik edecek partiyi yaratmaktır. Erdoğan’lı veya Erdoğan’sız bir gelecekte de bu hedef ve öncelik değişmeyecektir.

1 Comment

brostanca için bir cevap yazın Cevabı iptal et