Orhan Dilber’in Bir Karşı Devrim Olarak Milli Mücadele Kitabı Çıktı

Türkiye Cumhuriyeti’nin
Bir Karşı-devrimle Kuruluşu

«Politik» Bir Sunuş

Bu sunuş, elinizdeki kitabın yalnızca tarihsel bir anlatı olmadığını, aynı zamanda politik bir konumlanışın ifadesi olduğunu ortaya koyma kaygısı güdülerek yazıldı.

Bu kitap oldukça uzun ve çok yönlü düşünme süreçlerinin sonucunda üstelik son anlarında düşünen yeni düşünme araçlarından, yani Yapay Zekadan da yararlanarak epeyi gecikmeyle ama adeta tam zamanında çıktı.

Kitap Türkiye’de şimdilerde çok geniş kesimlerin ilgiyle izlediği ve pek çoklarının müdahil olduğu bir tartışma gelişmekteyken baskıya gönderilecek hale geldi. Belki isabet oldu. Zira aslında «1920 ve 1924 Anayasaları» diye kodlanan bu konunun da doğrudan doğruya kitabın ana gövdesi içinde yer almaması önemli bir eksiklik olurdu.

Bu kitap baskıya giderken adeta birer anayasa hukukçusu edasıyla yazıp konuşanlar arasındaki 1920-1924 anayasaları hakkındaki tartışma ve irdelemelerin gönderme yaptığı kodlamadan ne anlaşılması gerektiği oldukça müphemdir.

Zira her şeyden önce zaten «1920 anayasası» denebilecek bir anayasa yoktur. Gerçekten anayasa denebilecek ilk metin de 1924 Anayasasıdır. Zira devletin başında hangi kurumun olduğu ilk kez orada söylenmiştir. Ama aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı devletiyle süreklilik içinde kurulduğu unutulmazsa bu metin de ilk anayasa olamaz. Zira devletin başındaki kurumu değişmeksizin yapılan anayasa müsveddeleri önceden de zuhur etmiştir.

Bu bakımdan bu anayasa tartışmalarının hay huyu içinde aslında neyin murad edildiği üzerinde düşünmeye devam etmekte yarar var. Bunun için evvela tarihsel süreci biraz kısaltarak bu anayasa serüvenlerini kısaca ve gerektiği kadar hatırlamak gerekiyor.

Bu süreçte evvela hatırlanmalıdır ki BMM’nin (Büyük Millet Meclisi’nin) kurulduğu 23 Nisan 1920’nin ertesi günü «Teşkilat-ı Esasiye Esasları hakkındaki kararlar» başlığını taşıyan bir metin kabul ve ilan edildi. Aslında bu metin bir anayasadan ziyade bir deklarasyon ve/veya muhtıraydı; öyle görülmeli. Yine de 1920 tarihiyle anılabilecek tek metin budur. Bugün «1920 anayasası» diye telaffuz edilen şeyin başka somut bir karşılığı yoktur. Bundan sonra 1921 Ocağında nispeten bir anayasa metnine benzeyen Teşkilatı Esasiye Kanunu da kabul edildi. Bu kanun, daha önceki meşrutiyet belgeleri (1876 ve 1909[1]) sayılmazsa, «Türkiye’nin» ilk yazılı ve bütüncül anayasası olarak anılabilir.

Bu bakımdan «Türkiye’nin 1920 anayasası» diye anılan belge daha çok bu 1921 tarihli kanuna göndermedir. Ne var ki 1921’de Padişah hala yerinde durduğuna göre daha doğrusu buna da «Osmanlı’nın (Türkiye’nin)» üçüncü meşrutiyet belgesi denmeliydi. Sonunda 1 Kasım 1922’de BMM kararıyla saltanatın sona erdiğinin ilan edilmesiyle bu karmaşık durum bir ölçüde sona erdi.

Bu gelişme üzerine, görünüşe göre o zamana kadar olduğu gibi yasama ve yürütmenin başında hala bir bütün olarak BMM ve onu temsilen meclis başkanı vardı; o da arada bir de başkomutan olacaktı. Bu garabet de ancak iki yıl sonra ortadan kalktı. Nihayet saltanatın ilgasından yaklaşık bir yıl sonra da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin kurulduğu ilan edildi.

Böylece devletin başında «cumhurreisi makamı» tarif edildi. Bu makam devletin tepesindeydi ve oraya ilk seçilen Mustafa Kemal oldu. Ama yürütme gücü ve yetkisi resmiyette hala o zaman «icra vekilleri heyeti» denen hükümeti ve bu heyetin başında kimin olacağını da Cumhurreisi değil BMM belirliyordu. Üstelik İcra vekilleri heyeti bir heyet olarak belirlenmiyor her biri tek tek BMM’de önerilip oylanarak tayin ediliyordu.

Bu işleyiş aslında neredeyse Sovyet cumhuriyeti rejimindeki gibiydi; bu nedenle de  büyük ölçüde yanıltıcı ve yanılsama yaratan bir uygulamaydı. Ne var ki bu haliyle işleyiş pek uzun sürmedi. Zira Cumhuriyet ilan edilmiş olsa da bu cumhuriyetin henüz bir anayasası yoktu yani bu işleyiş kurumlaşmış değildi. o noktada bile bu cumhuriyetin hala bir temel sözleşmesi, yani anayasası yoktu.

Bu anayasa ancak cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra çıktı. Bu yeni anayasada Teşkilatı Esasiye Kanunu üzerinde başlıca değişiklik saltanatın lağvedilmesiyle boşalan devletin başında kimin olacağına dairdi. Yani Teşkilatı Esasiye Kanunu’na dairdi. Yapılan toplamda 9 değişikliğin tamamı Cumhurbaşkanlığı ve BMM yetkilerinin başlıcaları ve bunlar arasındaki ilişkilerin tarifi hakkındadır.

Böylece 1924 Anayasasına göre Cumhurbaşkanını meclis seçiyor başbakanı da Cumhurbaşkanı tayin ediyordu. Başbakanın önerdiği bakanlar kurulunu da meclis onaylayıp istediği takdirde de bu hükümete güvensizlik vererek düşürebiliyordu.

İşte 2007 referandumuyla ihdas edilen «cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine» kadar bir dizi darbeye rağmen (bazan geçici ve kısa süreliğine askıya alınsa da) bu 1924 anayasası ile getirilen işleyiş ve kurumlar arası ilişki esas itibariyle değişmemiştir.

Bu bakımdan şimdilerde 1920 anayasası ile 1924 anayasası arasında bir tartışma gibi görünen bahsi geçen tartışmanın tam olarak böyle tanımlanabilecek bir tartışma olmadığı az çok bellidir. Sadece 1920’de kabul edilmiş bir anayasa olmayışından ötürü değildir bu.

1924’te kabul edilen anayasasının da esasen 2017’ye kadar burada işaret edilen hususiyetlere dair olmadığını görmek de zor değil. Ayrıca bu tartışmanın asıl PKK’nin kendini fesh ettiğini açıklayan kongre kararının öğrenilmesiyle tetiklendiği düşünülürse, tartışmanın esas itibariyle bahis konusu edilen anayasa metinlerinin içeriğiyle ilgili bir anayasa hukuku tartışması olmadığını görmek de zor değildir.

Nitekim dikkatler hiç gecikmeden bu bağlamdan çıkıp daha ziyade 1920 ve 1924 tarihlerinin işaret ettiği başka bir konuyla ilgili olduğu sezilebilir. Nitekim bilhassa bir siyasi coğrafya konusuyla ilgili olduğu hemen belli oldu. 1924 tarihi üzerindeki tartışmalar bir anayasa hukuku konusundan uzaklaştı. Lozan anlaşmasının bu tarihte olması nedeniyle bu anlaşmayla çizilen sınırlar etrafında bir tartışmaya doğru evrilmeye başladı. Lozan anlaşmasını Türkiye cumhuriyetinin «tapu senedi» oluğunu vurgulayarak tartışmaya yaklaşanlar da asıl meseleyi doğru kavradıklarını hemen belli etti. Bunun için en çok sesi çıkanlar 1920 tarihli bir anayasa olup olmadığıyla ilgilenmemektedir. 1924 Anayasasının hukuki içeriğiyle derinlemesine ilgilenmeyip 1924 anayasasının kabul edildiği tarihte başka bir uluslararası anlaşmayla çizilen sınırlar hakkında vurguları daha çok yapmakta olanlardır.

İşte bu açıdan bakıldığında anayasalarla değil 1924’te çizilen sınırların nasıl çizildiğiyle daha çok ilgili olan bu kitabın içinde bahis konusu anayasalar hakkında bir inceleme olmayışına şaşırmamak gerekir. Ama bu kitabın başında bu tartışmalara dair bir sunuşun olmasına da bu konuyu işaret etmek için gerek vardı.

Zira 1924 dönemeci anayasa hukuku bakımından değil Pontos Batı Ermenistan ve Kürdistan’ın kuzeyinin yeniden ilhakı ve Kürtlerin bu tarihte çizilen sınırlar içinde bir kez daha hapsoluşuyla ilgilidir. Bu bakımdan da bu kitap tam da buna odaklanmış bir kitaptır.

O nedenle bu anayasa tartışmasının gündeme getirdiği tarihler vesilesiyle bu kitabın bilhassa üzerinde durduğu konuya dair vurgularla, yani Türkiye Cumhuriyetiyle Osmanlı devleti arasındaki kopuş ve süreklilik üzerinde durarak bir sunuş yapmak daha anlamlı olur.

Cumhuriyetin ilanının ardında devletin şekli ve başında kimin hangi kurumların durduğu bilhassa yasama ve yürütme kuvvetlerinin ilişkisi ve kurgusu elbette bir anayasa konusudur. Ama bir anayasanın hangi sınırlar içerisinde geçerli olduğu da belirlenmesi gereken başlıca hususların başında olsa gerektir. Milli Mücadelenin sonunda Osmanlı devletinin sınırlarının daralışının tescil olduğu besbellidir. Ama bu daralma bu mücadelenin kalkış noktası olan Misakı Milli sınırlarına kıyasla da epeyi daralmıştır[2]. Elbette anayasalar aynı zamanda başka önemli hususları tarif eder.

Bunların belli başlıları üzerinde durulması süreklilik/kopuş ilişkisinin görülmesi için önemlidir. Örneğin «üçüncü kuvvet» diye de anılan yargı da bunlardandır.

Bu bakımdan Milli Mücadele bitip Cumhuriyet yeni anayasasıyla kurulduktan sonra bile yargı kuvveti hala Osmanlı’dan arta kalan kurumlar tarafından ve şeriat hükümlerine göre kullanılıyordu. Tapu/kadastro işlerinde ve kimi başka idari hususlarda ise hala ve uzun süre boyunca Osmanlıdan devralınan kayıt ve uygulamalara itibar edilmekteydi. Medeni hayatın düzenlenmesinde de hala «Osmanlı devletinin Medeni Kanunu» sayılabilecek Meccelle esas alınıyordu; bu son durum ancak 1926’da İsviçre Medeni Kanunundan kopya edilen kanunun benimsenmesiyle değişti.

Öte yandan bir de işin «kıymetli» yanına gelirsek. Bu «yeni» devletin para basıp tedavüle sürme işleri hala bir Fransız Bankası olan Osmanlı Bankası tarafından üstleniliyordu. Bu «yeni» cumhuriyetin kendi Merkez Bankası ancak 1932 başından itibaren Cumhuriyetin ilanından yaklaşık 8-9 yıl sonra bu işlevleri üstlendi.

Bütün bu tuhaflıklar resmi tarih ve meraklıları tarafından ekseri «bir devrimci geçiş döneminde böyle şeylerin olmasının gayet tabii olduğu» söylenerek izah edilir. Ama böyle bir izah yapmak için o sırada bir devrim olduğunu düşünüp bunu peşinen kabul etmiş olmak gerekir. Elinizdeki kitap bilakis bu sürecin neden bir karşı-devrimi ifade ettiğini izah etmek üzere kurgulanmıştır.

Ayrıca, bilhassa bu kitapla da ilgili bir husus olarak 1920’de, 1924 anayasasının kabulüne kadar, hatta sonrasında ve hala bütün «Anayasal metinler» «egemenlik kayıtsız şartsız milletindir» ibaresini mutlaka içerir. Ama öyle olsa da bu milletin adının ne olduğu hala belli değildir.

Bütün bu gelişmeler boyunca ve hala batı dünyasının Osmanlı’ya atfen kullandığı «Türk/Türkiye» tanımlarının kullanımı sürmektedir. Ama yine de «Türk» deyince ne anlaşılması gerektiği tam anlamıyla belli değildir. Bu belirsizliği gidermek maksadıyla 1924 anayasasının 88. Maddesinde Türk tarifi güya net bir tanıma kavuşturulmak istendi. Bu maddenin günümüz Türkçesindeki karşılığı şöyledir:

Türkiye halkına, din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin, vatandaşlık bakımından «Türk» denir.       
Türkiye’de veya yurt dışında Türk bir babanın soyundan doğan ya da Türkiye’de yerleşmiş yabancı bir babanın soyundan Türkiye’de doğup da ülke içinde ikamet eden ve reşit olduğunda resmi olarak Türklüğü seçen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul edilen herkes Türktür. 
Türklük sıfatı, kanunda belirtilen özel durumlarda kaybedilir.”

Bu tanım daha sonra kısmi değişikliklere uğramıştır. Örneğin 1961 Anayasası’nın ilgili 54. Maddesi de şöyle:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlık durumu kanunla düzenlenir.”

1982 Anayasası’nın 66. Maddesinde ise aynı konuda şöyle denir; ve halen geçerli olan budur:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.     Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça, vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.”

Bu tanımlar nedeniyle bazı T.C. vatandaşları bazan ve bilhassa başka devletler nezdinde «Ermeni asıllı Türk», «Rum, Yahudi asıllı Türk» vb. diye de söylenir; bazan resmi kayıtlara da böyle geçer. «Kürt asıllı Türk» ibaresi ise daha çok 1980’li yıllardan sonra ve genellikle istek üzerine kullanılmaya başlanmıştır. Diyelim ki bu kadarıyla çok ciddi bir karmaşa ve anlam kayması görünmemektedir. Ama T.C. sınırlarını aşmaya başlayınca bu tariften ileri gelen bir başka karışıklık baş gösterir. Örneğin başka bir devlet sınırları içinde «Ermeni, Kürt, vb.» kimliğine sahip ana-babadan olma biri bu tanıma göre sonradan hatta otomatik olarak Türk olabildiği gibi tersi de mümkündür. Yani önceden Türk kabul edilen biri başka bir devletin vatandaşı olduğu zaman bile «Türk asıllı» olarak kabul edilir.

İmkansız en azından garip olan şey ise başka ülkelerde birilerinin sadece bir soy bağı ve/veya konuştuğu dil itibariyle «Türk» kabul edilmesi olsa gerektir. Bu nedenle bu gibilere daha çok «soydaş» demek adettendir. Ama örneğin «Kıbrıslı Türk» tarifi nereye oturabilir?        
Öte yandan Irak’ta Kürt kabul edilen ana babadan olma birisinin Hakkari’ye yerleşip çoluk çocuğa karıştığında ne olacağı da belli değil. Keza Türkiye’de anayasaya göre Türk kabul edilen bir Musevi T.C. vatandaşı neredeyse otomatik olarak İsrail vatandaşı olarak kabul edilirken onun Türkiyeli olmayan ana-babası ne olacaktır? Bu gibi sorunların çeşitli ve çok karmaşık olduğu tartışmasızdır.

Mesela Arapça konuşulan ülkelere antik Mısır yahut Kartaca vb.den gelen ülkelere genellikle  «Arap ülkeleri» denirken İspanyolca konoşulan bir dizi eski sömürgeye «İspanyol ülkeleri» denmez. Portekizcenin ana dil kabul edildiği ülkeler de Portekiz’in nüfusunun kat be kat üzerinde bir nüfusu barındırır. Bu gibi karmaşık durumlara hala her ülkede değişik biçimlerde aşağı yukarı rastlamak mümkündür.

Buna göre belki sıfır noktasından başlayarak yani öncesinde bir «Amerikan devletinin» ve kültürünün olmadığı koşullarda kurulan ABD ve belki ona benzer birkaç başka örnekte de böyle sorunların olmaması dikkat çekici olabilir.

Ama ABD’de de son zamanlarda gündeme gelen bir örnek hepsinden anlamlı: neredeyse «safkan» ve en ünlü ABD vatandaşlarından biri olarak görülebilecek olan Elon Musk Güney Afrika doğumlu olduğu için, yasalara göre ABD başkanlığına aday olamamaktadır. Ama neredeyse hiç orada yaşamamış olduğu halde eğer Güney Afrika meclisine aday gösterilip seçilirse orada Cumhurbaşkanı olabilir. Kim bilir bu bakımdan başka ne tür garip örnekler bulunabilir. Ama şu anda üzerinde durulması gereken husus bu gibi konular değil. Asıl soru bu millet ve millilik konusunun neden bu kitabın sunuşunda bu biçimde yer aldığına dairdir.

Aslında Milli Mücadele ve Kuvayı Milliye terimleri ilk ortaya çıktığı zaman dahi bahis konusu olan milletin hangisi olduğunun belirsiz olmasından ileri gelir bu garip durum. Zaten aynı olguya «Kurtuluş Savaşı» dendiğinde de hangi milletin kurtuluşunun kast edildiği de belli değildir. Buna karşılık Türkiye dışında belki bütün devletler ve milletler nezdinde bu konuda bu kadar karışıklık çıkmaz. Zira o kertelerde ekseri Türk deyince Osmanlı veya Osmanlı dendiğinde de Türk anlaşılır; Osmanlı bakiyesi olanlar için de Türk demekte bir zorluk olmaz. Zaten untulmamalıdır ki güney İtalya’da bir vakitler yaygın olan «Mamma li Turchi=eyvah Türkler geliyor» çığlığıyla kast edilen kuşkusuz «Orta Asya’dan dört nala gelen» Türkler değildi. Muhtemelen daha çok Tunus veya Cezayir’den gelen Osmanlı tebaasından ve Türklükle ilgisi olmayan korsanlardı. Onlar da daha çok Berberi asıllıydı.

Sadede gelirsek Türkiye Cumhuriyeti dendiğinde hiç tereddüt etmeden Osmanlı’dan arta kalan topraklardan Lozan anlaşmasına göre arta kalan alanda bir Cumhuriyetin kuruluşu anlaşılmalıdır.

Buraya varan süreç ve mücadele de esasen Osmanlı bakiyesinin bir beka mücadelesini ifade eder. Başka bir şeyi ifade etmesi mümkün değildir.

Bir de bu tabloda asıl sıkıntı yaratan bir başka gerçek var: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bazı devlet/millet olarak kabul edilenlerin nüfusundan bile daha kalabalık bir kısmı kendini Kürt olarak tarif eden ve öyle anılanlardan oluşmaktadır. Üstelik kendilerini aynı biçimde tarif eden büyük bir nüfus da üç başka devletin sınırlarında mahpus durumdadır. Hatta bu parça parça nüfuslar kadar, hatta bazan bunlardan daha kalabalık topluluklar dünyanın dört bir yanına serpişmiş olarak devasa bir diasporayı oluşturmaktadır. Bu diasporanın mensupları da hala kendilerini Kürt addetmekte ve öyle anılmaktadır. Bununla birlikte, bunların bir millet olarak anılmasını sağlayacak ve tescil edebilecek bir Kürt devleti yoktur. Asıl sorunun bam teli de burada saklıdır: millet/devlet tanımlarının ilişkisi sanıldığı kadar net ve belirtik değildir.

Nitekim Milletler Cemiyeti ve sonra Birleşmiş Milletler denen kuruluşlar aslında düpedüz ve münhasıran devletler topluluklarını ifade eder; milletleri değil. Bu açıdan besbelli bir devleti olmayan ulusal topluluklara resmen millet denmez. Bunların «milletten sayılması için» cebren ve kendi güçleriyle kendi kaderlerini tayin etmeleri gerekir. (Bu da bir ölçüde iradeyi esas alan Ernest Renan’ın millet tanımı hatırlatır.) Bunun belki bir istisnası İsrail ve Yahudilerdir. Yahudiler İsrail devleti kuruluncaya kadar Yahudi milleti olarak anılmamıştır.

İşte Kürtlerin temsil ettiği somut olgu/durum başlı başına bir sorunun kaynağında bulunan sorunla da ilgilidir.

Böyle bir durumun varlığı, aslında Kürtlerin en eski ve yerli halklarının başında geldiği Orta Doğu coğrafyasının başlıca ve en çetrefil sorunlarından birini oluşturur. Bu çetrefil ancak Kürtlerin ve Kürdistanlıların kendi kaderlerini kendi başlarına tayin etmelerinden itibaren çözülebilecektir. Bu çözümün sağlanmasına önderlik edebilecek somut ve tek bir özne de hala mevcut değildir. Irak’ta yakın zaman önce kurulan federe devlet de esasen bir Kürt devleti olarak görülemez, görülmemelidir.

Mamafih bu sorun çözülüp bir netliğe kavuşmadığı müddetçe de Orta Doğu coğrafyasında gelişen veya gelişebilecek olan gelişmelerin net bir tanıma ve izaha kavuşması da tam anlamıyla mümkün olamaz. Belki de Kürt ya da Kürdistan sorununun neredeyse dünyanın her yerinde başka pek çok ulusal sorundan fazla ve önem atfedileni bir ilgi konusu olmasının ardında bulunan başlıca etkenlerin başındadır. Buna benzer iki sorundan biri İrlandalıların ve Filistinlilerin sorunudur.

Kürtlerin ayrı bir başlıkta ele alınmasına neden olan bir diğer önemli etken de bu sorunun çözülmesine ihtiyaç duyan ve bir ölçüde de bunun için mücadele etmeye de muhtaç olan muazzam ve görece politize bir kitlenin dünyanın dört bir yanında mevcut olmasıdır.

Ne var ki bu kitabın ve yazarının Milli Mücadele konusunu bu bakış açısıyla ele alması söz konusu değildir. Zira böyle bir bakış açısıyla Milli Mücadele’nin ele alınmasına Kürdistanlıların da konu edilmesi yazarın harcı olamaz. Bunun için konuya «Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kürtlerin özgürlüğü» hedefi açısından yaklaşanların bizzat yapacağı bir tahlil ve değerlendirmeye mutlaka ihtiyaç var.

Bu bakımdan bu kitapta yapılan ve yapılabilecek olan Milli Mücadeleyi sorunun beri tarafından ama bu eksikliğin farkında ve bilincinde olarak ele alma gayreti olsa gerektir.

Milli mücadele hakkındaki bu kitaba yön veren yaklaşımlardan biri Marx’ın da gecikerek idrak ettiği gibi «İngiltere’-nin Kurtuluşunun koşulu İrlanda’nın kurtuluşudur» fikriyle de ilişkilidir. Bir bakıma o saptamadan hareket eder. Bu sözün sadece İngiltere ve İrlanda ile ilgili olmadığının farkında ve bilincinde olarak kaleme alınmıştır.

Bu itibarla bu kitabın ardında diyalektik bir kavrayışın dayanması gereken «bütünsellik» ilkesine en geniş anlamıyla bağlı bir bakış açısı da vardır. Milli Mücadele bu bilinç ve farkındalıkla ele alınmaya çalışılmıştır.

Ayrıca elinizdeki kitap «Milli Mücadele» denen tarihsel olguyu «görece teorik temellere dayanıp sözümona daha objektif olarak» yapılan tahlillerden farklı bir subjektif yaklaşımla ele almaktadır. Zira yazar bir objektif bilimsel araştırmacı değildir; düpedüz sübjektif/politik bir militan kariyerden gelmektedir. Bununla birlikte bu bağlamda meydana gelen muhtelif gelişmelerin hikayesi bir yana, belli başlı kavramların dosdoğru tarif edilip yerli yerine oturtulması elbette gerekli ve yararlı. Bu kitapta buna gayret edilmiştir.

Ayrıca kavramların yerli yerine oturtulması için gerekenler arasında bu Milli Mücadele sonrasında kurulan/ilan edilen Cumhuriyeti tarif etmek üzere yazılan muhtelif ve peş peşe gelen Anayasa metinlerinin irdelenmesi elbette hem zorunlu hem de yararlı olur. Ama bu anayasa konusunun neden tam bu sıra ve hangi vesileyle gündeme oturduğu en azından bu satırların yazarı açısından hepsinden daha önemlidir. Öte yandan bu gündemin belirmesinin ardında somut olarak görünen PKK’nin kendini tasfiye etmesinde Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna damga vuran anayasalardan söz etmesi elbette sadece görünürdeki izah olabilir.

Hiç kuşkusuz bugün 1920 ve 1924 anayasaları üzerinden bir tartışmanın patlak vermesinin ardında PKK’nin kendini tasfiye ettiğini açıkladığı son kongre bildirisinde 1924 Anayasasından söz edilmesi olduğunu düşünmek yanlış olmaz; ama başlıca bu etkenden hareket etmek abesle iştigal olur.

Ayrıca Cumhur İttifakını oluşturanların Anayasa konularına çok meraklı ve bu konuda ehil olmalarını düşünmek daha büyük bir yanılgı olur. Bugün bu tartışmanın gündeme oturmasının ardındaki asıl unsur Tayyip Erdoğan’ın oturduğu koltukta oturmaya devam edebilmesi için mutlaka ve bilhassa bu konuda anayasadaki engellerden ne pahasına olursa olsun kurtulma arayışı içinde olmasıdır. Bugün bu Anayasa tartışmasının ardında sadece ve düpedüz Tayyip Erdoğan’ın tekrar cumhurbaşkanı olup mümkünse ve tercihan orada ölene kadar oturmayı teminat almaya muhtaç oluşu başka muhtelif izahlardan daha fazla yer alır.

Erdoğan kendi ağzından kaçırdığı gibi ölene kadar orada kalma niyetindedir. Kendisi pek fakir sayılmasa da «umut fakirin ekmeğidir» tabirinin hatırlanması yerinde olur. Zira Erdoğan ve şürekasının yirmi küsur yıllık devri iktidarlarında işlediği suçlardan yargılanıp o yargılamanın sonucunda beraatle kurtulmaları mümkün değildir. Meğer ki emri hak onları Miloseviç gibi bu akıbetten kurtarsın. Zira bunların herhangi bir mahkemeden bilhassa emekçilerin ve ezilenlerin kurduğu bir mahkemeden salimen çıkması mümkün değildir.

***

Oldukça karmaşık yoğun ayrıca konuyla ilişkisinin ne olduğu pek de anlaşılmayan tarihsel olaylara ve bir geçmişe ışık tutan ve güncelikle de aynı dalga boyunda Türkiye’nin anayasaları hakkındaki bu hatırlatmalar yeterince değilse de mutlaka anlamlı ve yararlı olur.

Üstelik bu kitabın tam da bu eşikte böyle bir değerlendirmeyle güçlendirilerek muhtemel okurlarına ulaşması da talihli bir tesadüftür.

Bu tesadüf ve sonucu aslında hem yazarın hem de bu kitabın bir akademik çalışmayla sınırlı bir mahiyetlerinin olmadığına da delalet eder. Bir başka deyişle ömrünün büyük kısmını siyasi/devrimci kaygılar peşinde geçirmiş olan yazarın zaten ancak bu nitelikte bir kitapla yazarlık alanında yer alması da pek tesadüf değil. Zira bu konu tam da siyasi nedenlerle devrimci faaliyetine başladığı anlardan itibaren yazarın başlıca ilgi alanlarından olmuştur.  

Öte yandan bu kitabın asıl hitap etmek istediği okurlar da esasen ve öncelikle okur olmayı seçmiş kimseler olmamalı. Bu gibiler de bu kitaptan yararlanabilecek olsa da bu kitap esasen devrimci siyasal hedefleri doğrultusunda mücadele eden komünist devrimci militanların bu yoldaki mücadelelerinde, devrimci/militan faaliyetlerinde zaman zaman da olsa ihtiyaç duyacakları ve rahatlıkla başvurabilecekleri bir kılavuz olma muradıyla kaleme alınmıştır.

Ancak bu kitabın aynı zamanda yoğun içeriğiyle bir başına okunup sindirilebilecek bir kitap olmadığı da aşikardır.
Bu bakımdan aslında kimi okuma grupları çerçevesinde kolektif bir çabayla irdelenip ele alınması daha uygundur.

Böylelikle ele aldığı geniş kapsamın değişik yönlerine ilgi ve ihtiyaç olduğunda geri dönüp tekrar bakılabilecek bir araç olarak görülüp kullanılması daha doğru olur. Bu meraklı ve ilgili muhtelif kimselerin bu kitabı okuyup yararlanmasına gerek olmadığı anlamına gelmez elbette.

Ama yazarın gönlünden geçen bu kitabın daha çok böyle bir militan kolektif faaliyete konu olmasıdır. Zira yazarın müktesebat ve aidiyetleri de bunu gerektirmekte hatta dayatmaktadır.

Bu itibarla bu kitap güncel siyasi hedef ve tartışmalarla doğrudan doğruya ilintili bir sunuşa da ihtiyaç duyuyordu; açıkçası bunu hak ettiğini de düşünüyor ve bu istikamette yararlı olmasını umuyorum.

Bu sunuşun ardından gelen sayfalarda daha önemli ve üzerinde düşünülüp tartışma konusu edilecek pek çok başka ve uzun süre anlam ve değerini kaybetmeyecek fikirler de bulunuyor. En azından yazarın kanaat ve iddiası bu yöndedir. Bu gibi hususların daha uzun müddet boyunca oldukça dar bir çevre içinde de olsa irdeleme konusu edileceğine dair inanç ve umudum tamdır. Bu kitabın ilgiyle ve keyifle okunabileceğini de umuyorum.

Kuşkusuz burada okurlara bir okuma kılavuzu tarif edecek değilim; bu hadsizlik olur. Ayrıca en çok arzu edeceğim şey de buna muhtaç okurlara hitap etmek olmaz. Bilakis tercihim zaten neye özlem ve ihtiyaç duyduğunu bilen, farkında olarak mücadele azminde olan ve insanlığın kurtuluşu uğruna mücadele demek olan proletaryanın kurtuluşu davasının militanlarına hitap edebilmektir. Bu çalışmanın onların ihtiyaçlarına katkı sunmasını dilemek olur.

Belki en fazla bu kitabın da küçük bir katkısıyla sınıfsız sınırsız ve esas itibariyle gayrı-milli bir toplum için mücadelede buluşmaya katkı sunma dileğimi ifade edebilirim. İlginize teşekkür edip iyi okumalar temenni eder ve bu sayede umarım ortak bir mücadelede buluşmak üzere zihin ve yol açıklığı dilerim.

Orhan Dilber


[1] 1876’da : Osmanlı İmparatorluğu’nda bu devletin ilk anayasası olan Kanun-ı Esasi ilan edildi. Bu, Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasıydı ve I. Meşrutiyet Dönemi’ni başlattı. 1878’de II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı (parlamentoyu) süresiz olarak tatil ederek Kanun-ı Esasi’yi askıya aldı. 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) öncülüğünde gerçekleşen bir nevi darbe oldu ve Sultan, Kanun-ı Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Bu İkinci Meşrutiyet’tir. Ama bu aşamada, metinde bir değişiklik yapılmadı.1909’da Kanun-ı Esasi’de padişahın yetkilerini daha da kısıtlayan değişiklikler Oldu ve Meclis’i Mebusan’ın yetkileri artırılıp resmen «Heyet-i Vekile» denen Bakanlar kurulu yahuthükümetin Meclis’e karşı sorumlu olmasını sağlandı. Bakanlara bazan da «Nazır» deniyordu. «Bakan» tercümesi bu sonuncu terimden gelir.

[2] Egedeki adalar ve Trakya bakımından olduğu gibi bilhassa Misakı millinin en önemli unsurları arasında olan Musul ve Kerkük ile buna benzer Hatay da Cumhuriyetin sınırları dışında kalmıştır. Çeyrek asır boyunca Rusya toprağı olan alanların Brest Litovsk sayesinde geri alınması Kuvayı Milliye’nin mücadelesi ile olmuş değildir. Hatay’ın geri alınması da Cumhuriyetten epeyi sonra oldu. Resmiyette Suriye hala Hatay’ın kendisine ait olduğunu umarsızca savunuyor. Adalar ve batı Trakya ile Musul ve Kerkük ise Türkiye tarafından bahis konusu edilmiyor.

Yorum bırakın