1. Enternasyonal: Kuruluşunun ve Tasfiyesinin Öğrettikleri

Sunuşunu aşağıda okuyacağınız Referans Belgeler – 2 Çıktı

Edinmek için iletişim sayfamızdan bize ulaşabilirsiniz.

Sunuş

Avrupa tarihinin en büyük ve yaygın devrimci ayaklanma ve eylemlerine sahne olan «1848-1849 devrimleri»nitakiben, Komü­nistler Birliği tasfiye edildi. Bu örgütün kurucuları eliyle tasfiye edilmesi başlı başına bir faciaydı. Ama buna neden olan gelişme­ler de daha iç açıcı değildi.

Örgüte üye olmadığı halde, önde gelen militanlarının oldukça eksiksiz ve hatasız bir listesiyle bunlar arasındaki yazışma ve seyahat trafiğine dair bilgi ve belgeler Bismarck’ın ünlü ajanı Wilhelm Stieber[1] tarafından ele geçirilmişti. Köln’deki davadan önce ve sonraki kimi ifşaatlar bu durumun vahametini arttırdı.

Yoldaşlarının Köln mahkemesi karşısındaki durumunu nispe­ten düzeltme kaygısıyla, Marx örgütün tasfiye edilmesinin isabetli o­lacağına kanaat getirdi ve geri kalanları da bu tasfiye planına ikna etti. Böylece ilk uluslararası komünist örgüt olan Komü­nistler Birliği 1847’de bu ismi alıp, manifestosunu 1848 başında yayınladıktan sonra, Marx’ın tasfiye önerisinin kabulüyle 1852 Kasım ayında pek övünülemeyecek bir biçimde tarihe karıştı.

Avrupa’yı sarsan devrim dalgasının öngörüsüyle ve ayaklanma­lara önderlik etme iddiasıyla kurulan bu örgütün, kurucuları eli ile erkenden kapatılmasını takip eden yıllar bu devrim dalgasına kıyasla oldukça durgun geçti. Ama aynı zamanda dünya çapında önemli gelişmelere sahne oldu.

İtalya’daki birlikçi/cumhuriyetçi hareketin gelişmesi (1859), Avusturya imparatorluğunun parçalanmanın eşiğine gelişi, ABD İç Savaşı (1861), Çarlık Rusyası tarafından ezilen Polonyalıların ulusal direnişi (1863) bu yıllara rastlar.

Öte yandan Amerikan İç Savaşı bir yandan pamuk kıtlığının İn­giliz tekstil sanayiine doğrudan etkisiyle iş imkanlarının görece a­zalması nedeniyle İngiliz işçi sınıfının gündemindeydi. Zaten tahıl yasalarına (Corn Laws)[2] karşı daha önce başlamış hareketin etkileri de sürüyordu; pamuk kıtlığı sorunu da bunun üzerine tuz biber ekti. Bilhassa tekstil endüstrisinde sıkıntılar ve işsizlik artıyordu.

Bir yandan da 1848 devrimlerinin yenilgisinin ardından Ameri­ka’ya göçen ve aktif olarak iç savaşta köleliğin kaldırılması yö­nündeki mücadelelerde yer alan birçok Avrupalı devrimcinin ve göçmen işçinin dolayımı sayesinde Avrupa’daki devrimci kamu oyuna aktarılan bilgi ve deneyimler üzerinden işçi sınıfının bu sorunla özel bir yakınlığı vardı.

Zaten Avrupa işçi hareketinin gündeminde olan İtalyan sorunu ise Garibaldi’nin 1864’te Londra’ya ikinci kez (ilki 1854’te idi) gelişi ve Mazzini’nin zaten orada bulunuşu nedeniyle Londra’daki mülteciler arasında özel bir ilgiyle takip edilmekteydi. Hatta Po­lonya ve İtalya sorunları 1848’de «Genç İrlandalılar» hareketiyle kendini gösteren İrlanda sorunundan fazla gündemi meşgul etti.

Yine bu sıra Rusya’da önemli gelişmeler oldu. 1861’de serflik kaldırıldı. 1861-1863 yılları arasında bir çok köylü direnişi ve ça­tışmalı öğrenci gösterileri oldu; köylü isyanlarına katılanların sayısı binleri bulup aşıyordu. Aynı zamanda ilk gizli devrimci-demokrat örgütlenmelerin kuruluşu da bu zamana rastlar; Zemlya y Volya örgütü Herzen, Çernişevski ve Ogarev önderliğinde bu sı­rada kuruldu. Rus devrimci hareketinin bu dönemine (1861-95) Lenin proleter dönemin arifesi, «burjuva demokratik dönem» dedi.

1800’lü yılların yarısını aşarken Rusya’da narodnik hareketin fi­kir babalarından sayılması gereken Alexander Herzen de 1852’­den beri Londra’daydı ve geleni gideni az değildi. Guiseppe Gari­baldi de bunların arasındaydı.

1848-49 devrim dalgasının en şiddetle kendini hissettirdiği Fransa ve Almanya’da devrimci hareket şiddetle ezildi. Bu ağır baskı yüzünden devrimci tohumların tümüyle tasfiye olacağı sanılıyordu; öyle olmadı. Zira işçi hareketindeki durgunluğun ebedi bir suskunluk olmayacağı belli idi; nitekim hareket başka kanallardan aktı. Özellikle de kendiliğinden işçi hareketinin geliş­mesine paralel olarak grev silahının daha önceki dönemde­kiyle kıyaslanmayacak bir boyut kazanması bu döneme damga vurdu. Bu bakımdan 1848 devrimlerini takip eden dönemin mutlak bir durgunluk dönemi olduğu söylenemez.

Nitekim aynı yıllar boyunca Almanya’da bir işçi partisi örgüt­lenmesi yönündeki hareketin Ferdinand Lassalle önderliğinde ser­pildiğini, özellikle Londra’daki siyasi mülteciler arasında muh­telif örgütlenme girişimleri olduğunu görebiliyoruz. Ayrıca İngiltere ve Fransa’dakiler başta olmak üzere sendikacılığın ve grevlerin hızla geliştiğini; Fransız ve İngiliz işçileri arasında ilk sendikal daya­nış­ma eylemlerinin gerçekleştiğini de hatırlamak gerekir.

Fransa’da 1791 ağustosundan beri çalışmak isteyenlere engel olmama bahanesiyle iş bırakma ve iş durdurma, yani grev yasak­lanmıştı. Avrupa’da ilk grevler de tam da 1848 sonrasında işçi sınıfı içinde devrimci hareketin mutlak surette ezildiği sanılan dönemde artmaya başlamıştı. 1850’den itibaren dikkat çekici bir biçimde baş gösteren iş bırakma/işi durdurma eylemleri, yani grevler 1864 yılında rekor seviyeye ulaşmıştı. Bu yıl boyunca Britanya’da 500 grev kayda geçti. Bunlardan en önemlileri 1852’­de birkaç bölgede birden patlak veren ve 30 bin işçinin katıldığı tümüyle çalışma koşulları ve sendikal taleplerle giriştikleri ma­dencilerin greviydi. Fransa’da da bilhassa 1849’da taş ocakların­daki grev ve 1852’de birkaç limanda aynı anda patlak veren grev dikkat çeker. St. Martin’s Hall toplantısından bir ay sonra Lyon’da patlak veren dokumacıların grevi ise bir çok işçinin katledildiği büyük bir ayaklanmaya varacaktı.

Bu bakımlardan 1864 yılına yaklaşırken siyasal iklimin büsbü­tün durgun olduğunu düşünmek gerçekten pek doğru olmaz. Dev­lete karşı ayaklanmalar değilse de kapitalistlerle işçiler arasındaki sendikal mücadeleler ve ilk sendikal örgütlenmelerle grevler bu yıla gelirken dikkat çekici bir boyutta arttı.

Yine de, bu sürece öngelen 1848-49 dalgasının şiddeti ve yay­gınlığı gözden kaçırılmadığı takdirde bütün bu kıpırdanmalara rağmen, Komünistler Birliği’nin dağılmasının ardından, işçi sını­fının devrimci örgütlenmesi bakımından aynı şey söylenemez. Özelikle devrimcilerin örgütlenme gayretleri açısından uzun bir görece durgunluk dönemi yaşandığını söylemek yanlış değildir. Ama bu da mutlak bir suskunluk ve atalet anlamına gelmiyor. Öznel etkenin 1848 dönemine kıyasla örselenmiş ve etkisini kaybetmiş olduğunu anlatır o kadar.

Bu dönemi devrimciler cephesinde göreli bir suskunluğun takip etmesi esas olarak nesnel gelişmelerden ziyade Komünistler Bir­liği’nin tasfiye edilmesiyle ilgilidir. Onun yitişini takiben kurul­maya çalışılan «Komünist Devrimcilerin Evrensel Derneğinin» ya­şatılamamış olmasıyla da… Sınıf mücadelesine önderlik edecek bir uluslararası komünist önderlik olmadığı için, bu süreçte işçi hareketinde bir hareketlenme ve devrimci unsurların faaliyetleri az çok sürerken, komünistlerle devrimcilerin bu eylemlere etkisi görece az oldu. Bir başka deyişle 1864’teki St. Martin’s Hall toplantısına varan süreçte Komünistler Birliği’ni Komünist Parti Manifestosu ile taçlandıran, ve «Devrimci Komünistlerin Evrensel Derneği» girişiminde sorumluluk alan Marx, Engels ve en yakın taraftarları bu girişimin başarısız kalmasından itibaren herhangi bir örgütsel girişimde yer almadılar. Asıl suskunluk ve durgunluk daha çok bu cephede oldu.

Oysa Komünistler Birliği’nin tasfiyesini takiben yeni ve uluslar arası mahiyette bir örgütlenme girişiminin hiç olmadığı doğru değildi. Komünistler Birliği’nin tasfiyesinde bizzat rol almış olsa da Marx’ın Komünistler Birliğinin tasfiyesine ön ayak olduktan sonra kendini hemen tecrit edip bir çırpıda ebediyen evine kapan­dığı da tam anlamıyla doğru değildir.

Nitekim 1850’de Marx, Engels ile yoldaşları bazı İngiliz Çar­tistleri ve Fransız Blankistleri ile birlikte «Devrimci Komünist­lerin Evrensel Derneği» adlı bir örgüt girişiminde bulundular. Aynı yıl içinde dağılmış olsa bile bu kısa ömürlü hatta somutta hiç hayat bulamayan örgüt girişiminin politik ideolojik bir refe­rans noktası olduğunu söylemek mümkün. Bu girişim uluslararası ve devrimci bir nitelik taşımasının yanısıra, Komünist Parti Manifestosu’nun «Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!» şiarını tek­rarlayarak bir süreklilik çabasına işaret eder. Bu örgüt üzerinde daha ayrıntılı biçimde ileride durup neden dağıldığını irdelemek gerekiyor. Ne olursa olsun bu girişim Marx ve yoldaşlarının 1848-49 dalgasının ardından hemen kenara çekilmediklerinin bir kanıtıdır.

Ama neredeyse 12 yıl boyunca Marx’ın kendisi ve yoldaşları o arada gelişen muhtelif girişimlere katılmadılar. Belki de bu yüz­den Birinci Enternasyonal sürecinde yeterince etkili olamadılar. Ne var ki Marx ve yoldaşlarının bizzat dahil olmaması onların dı­şında hiçbir örgütlenme girişimi olmadığı anlamına da gelmiyor. Aksine irili ufaklı, kısa yahut uzun ömürlü bir dizi örgütlenme gi­rişimi hiç değilse Londra’daki siyasi mülteciler arasında durmak­sızın kendini gösterdi. Bunların bazılarına ileride değineceğiz.

Bu gerçeğe rağmen Marx ve yoldaşlarının da dahil olduğu bu süreçteki son örgüt olan «Devrimci Komünistlerin Evrensel Derne­ğinin» dağılmasının ardından Marx açısından bir nevi suskunluk ve durgunluk dönemi olduğu açık seçiktir. Bu çerçevede Marx’ın büyük ölçüde (eşi Jenny ve kızlarıyla, yardımcıları Helene Demuth’ün katkıları unutulmadan!) kişisel gayretiyle Kapital’in yazımında epeyi ilerlediği de bir vakıadır.

Bu dönem boyunca Marx biraz da sağlık sorunları nedeniyle neredeyse siyasi hareketlerden ve örgütlenme girişimlerinden ta­mamen tecrit olmuş bir biçimde yaşadı. 1863’ten 1864 sonuna kadar Engels’e ve birkaç başka yakınına yazdığı az sayıda mek­tupla yetindi. Ama bu sırada üzerinde yoğunlaştığı Kapital’in bü­yük kısmı ortaya çıkmıştı.

Böylece, gerek bu yoğun ve yorucu teorik hazırlığının olgunlaş­mış olması, gerekse de ekonomik durumunun (büyük ölçüde Engels’in katkılarıyla[3]) nispeten düzelmesi sayesinde 1864 yılına gelirken, sağlığı hala bozuk olduğu halde, Marx tekrar örgütsel bir etkinliğin fırsatlarını kollamaktaydı.

O sırada bir enternasyonal girişimi ihtiyacı dünyadaki geliş­melerin de dürtmesiyle kendini giderek daha fazla hissettir­mekteydi. Bu, Marx Engels ve yoldaşları kendilerini saha dışına çekmiş olsalar da onların dışında kimi örgütlenme gayretlerinin neden sürmüş olduğunu anlatır.

Yoksa Marx birden bire sahneye çıkınca bir enternasyonalin yoktan var olması elbette mümkün değildi.

Doğrusu o sırada Londra sadece göçmen işçilerin yöneldiği bir yer değildi. Daha önce Paris için olduğu gibi Avrupa’nın muhtelif yerlerinden siyasi mültecilerin sığındığı başlıca merkez haline gelmişti. Paris’in siyasi mülteciler için bir sığınak olma niteliğini kaybetmiş olması bir yönüyle 1848 devrimlerinin ardından Cum­hurbaşkanı seçildikten sonra bir darbeyle kendini imparator ilan eden Louis Bonapart’ın Fransa’nın kapılarını bu siyasi mülteci akımına kapatmış olmasındandı. Fransa bilakis dışarıya siyasi mülteci ihraç eden bir ülke haline gelmişti. Ama Londra’daki bu toplaşmayı belirleyen bir diğer faktör de 1848 devrim dalgasının ardından Belçika ve İsviçre’nin de Fransa’ya benzer kaygılarla si­yasi iltica yasağı getirip, kapılarını bilhassa siyasi mültecilere ka­patmış olmalarıydı. Almanya ise zaten bütün siyasi militanları yakalamak veya kovalamakla meşguldü.

Böylece Londra giderek daha fazla siyasi mültecinin toplandığı bir merkez olmaya başladı. İngiliz hükümetinin resmi kayıtlarına göre 1853 yılında Büyük Britanya’daki siyasi mültecilerin 2500’ü Polonyalı, 260’ı Alman, 1000’i de Fransız uyruğundandı. 1863’e gelindiğinde hem İtalya’daki hem de Polonya’daki (bir anlamda da Rusya’daki) gelişmeler de bu sayıların artmasına neden oldu.

Marx da 1850’lerin başından beri Londra’ya sığınanlardan bi­riydi. Ama o kısa ömürlü Devrimci Komünistlerin Evrensel Der­neği girişiminin bir bakıma ölü doğmasının ardından bütün ener­jisiyle Kapital’e yoğunlaşmayı tercih etti; muhtelif örgütlenme girişimleriyle hiç ilgilenmedi.

Halbuki özellikle Londra’daki siyasi mülteciler arasında daha önceki muhtelif akamete uğramış yahut başlayamamış girişime inat yeni bir örgütlenme için arayışlar oradaki mülteciler arasında durmaksızın kendini göstermekteydi. Nitekim orada bir dizi ör­gütlenme girişiminin olması bu durumun bir ifadesidir. İlginçtir, bunların hepsinin bir ucunda Polonyalı mülteciler vardı.

Ne var ki bu çerçevede kurulan örgütlerin hemen hemen hepsi neredeyse tamamen Londra’daki mülteciler arasında peydah oldu­ğu gibi, sadece orada kalan örgütler oldu. Başka ülkelerde bir yankıları olsa bile kendi topraklarında fazla karşılık bulmayan mülteci örgütleri olarak kaldıkları söylenebilir. Marx bunların herhangi biriyle ilgilenmedi.

Ancak 1864’te bu kendini uzak tutma tutumuna son verecekti. Bu davranış değişikliğine nasıl karar verdiğini Engels’e anlatırken kendisine gelen teklifi reddetmesinin artık mümkün olmayacağını ve kendini bu tür girişimlerden uzak tutma kararını çiğnemenin vakti geldiğine kanaat getirdiğini anlattı. Bu bile kendisinden ba­ğımsız girişimlerin olduğuna delalet eden bir teyit cümlesidir.

Besbelli ki bu karar ve tutum değişikliği çok hayırlı bir değişik­lik oldu.

***

Bu kitapta 1848-49 devrim dalgasının ardından Komünistler Birliği’nin tasfiyesini ve «Devrimci Komünistlerin Evrensel Derne­ği» girişiminin başarısız olmasını takip eden yıllarda dünyanın belli başlı merkezlerinde nasıl gelişmeler olduğuna bakılacak. Londra’da Birinci Enternasyonal’in kuruluşuna öngelen süreçte nasıl bir ekonomik ve siyasal iklim sürdüğü ve bu meyanda hangi örgütlenme girişimlerinin görüldüğü kısaca da olsa hatırlatılacak. Böylece 1864’e gelindiğinde St. Martin’s Hall salonundaki toplan­tının hangi iklimde gerçekleştiği daha iyi anlaşılabilir olacak. Hem de bu toplantı etrafındaki topluluğun ne tip kimselerden oluştuğunun anlaşılmasına ışık tutulabilir.

Böylece hem Birinci Enternasyonal’in gökten zembille inmediği ve kendisinden önceki pek bilinmeyen başka girişimlerden farkı­nın nerede olduğu da anlaşılabilir.

Elinizdeki kitapta bu dönemin kısa bir tarihçesi bunu göstermek maksadıyla ele alınacak. Örneğin Birinci Enternasyonal’e öngelen Enternasyonal Dernek’ten daha az bilinen ve çok daha küçük çaplı ama siyasi mahiyeti bakımından bu dernekten çok Komü­nistler Birliğini andıran «Devrimci Komün» adlı örgütlenme dikkat çekicidir. Açıkça enternasyonal olma iddiasında olan başka girişimler de öyle. Bunların hepsine kısaca değinilecek.

Açıkçası Fransa’da peydah olup sönen Devrimci Komünistlerin Evrensel Derneğinden sonra Londra’da kurulan Devrimci Komün neredeyse tamamen oradaki Fransız mülteci devrimcilerinden olu­şan bir girişimdi.

Buna karşılık Devrimci Komün’den bir yıl sonra uluslararası bir ufka bakan bir başka girişim daha oldu. Onun adı da «Enternas­yonal Komite» idi. Devrimci Komün militanlarının da bu girişimle şu ya da bu ölçüde bir teması vardı. Ne var ki bu ikincisi Fransa çağrışımına inat bir örgüt olarak hep Londra’da kaldı. Bu küçük örgütlerin militanları hem Birinci Enternasyonal’den önce kurulan «Enternasyonal Dernek» içinde aktif olarak yer aldılar; hem de çoğu Enternasyonal Emekçiler Birliğinin kuruluşunda hazır bulu­nanlar arasında olacaktılar.

Her halükarda sonraki gelişmeleri iyi anlayabilmek için o sıra Londra’daki siyasi mülteciler arasında bir vakit Paris’te olduğu gi­bi birbirinden farklı ve az çok önemli (hepsine bu kitapta değin­meyeceğimiz) bir dizi örgütlenme girişimi olduğunu belirtmek yararlıdır. Bu takdirde Birinci Enternasyonal’in karanlık bir gece­de parlayan bir şimşek gibi belirmediğini görmek kolaylaşır.

Marx, Engels ve yoldaşları Komünistler Birliği ile Birinci Enter­nasyonal arasında ideolojik/politik bir aktarma kayışı olmuştur. Devrimci Komün ve Enternasyonal Komite gibi oluşumlar ise En­ternasyonal Emekçiler Birliğine yani Birinci Enternasyonal’e bir yandan Fransız devrimci geleneğinin soluğunu beri yandan da bir enternasyonal ufkunu ve bilhassa örgüt kurma cüretini taşıdılar. Bu bakımdan Birinci Enternasyonal’in kuruluşuna öngelen giri­şimleri anarken bu örgütlerden de kısaca söz etmek yararlıdır. Elinizdeki kitapta bunlar kısaca hatırlatılıyor.

Adı konmamış ilk enternasyonal[4] olan Komünistler Birliği ve onun parti manifestosu bu dizinin ilk kitabında[5] ele alınmıştı. «Birinci Enternasyonal» olarak tarihe geçen «Enternasyonal Emek­çiler Birliğinin» serencamı hakkındaki bu kitapta da bu enter­nasyonalin kuruluşunun tarihsel çerçevesi ve önemli dönüm nok­taları ele alınıyor. Bu örgüt içinde ve kongrelerinde geçen ve bilhassa bu enternasyonalin dağılıp tasfiye edilmesine ilişkin pek bilinmeyen kimi tartışmalarla ilgili belge ve tutanaklar da kitabın eklerinde yer alıyor. Komünistler Birliği’nin tasfiyesinin ardından kurulup yaşatılamayan ve Birinci Enternasyonal’e öngelen, özel­likle de bu iki uluslararası devrimci örgüt arasındaki bağlantıyı göstermek bakımından anlamlı olan «Komünist Devrimcilerin Ev­rensel Derneğinin » tüzüğüne de eklerde ayrıca yer verdik.

Nihayet Polonya sorunu hakkında bir toplantıdan doğan Birinci Enternasyonal’in uzun yıllar boyunca ihmal edilmiş bir başka ulusal sorunla, İrlanda sorunuyla ilgili saptamalarını yansıtmak için eklere bazı belgeleri koyduk.

Ama Birinci Enternasyonal’in tarihçesini sadece bir belge akta­rımıyla sınırlı tutmamak adına bu enternasyonalin tasfiyesinin ardındaki belirleyici siyasal gelişmeyi de başlı başına bir başlık altında ele almak gerekiyordu. Öyle yaptık. Söz konusu olan hatırlatma Paris Komünü ve onun yenilgisiyle Birinci Enternas­yonal’in ilişkisi hakkındadır.

Paris Komünü’nün Akıbeti
Birinci Enternasyonal’in Akıbetini Belirledi

Birinci Enternasyonal’in tüzüğünün başında «İşçi sınıfının ikti­sadi kurtuluşu her siyasi hareketin bir araç olarak tabi olması ge­reken büyük hedeftir» yazıyordu. Aynı Enternasyonal Marx’ın Pa­ris Komünü hakkındaki değerlendirmesini/hitabını da benimsedi. Orada Komün’ün «emeğin iktisadi kurtuluşunun nihayet bulun­muş siyasal biçimi» olduğu söylenir.

Demek ki her siyasi hareket gibi Birinci Enternasyonal’in de bir araç olarak Paris Komünü’ne tabi olması gerektiği sonucuna var­mak için çok çaba gerekmez. Üstelik bu Birinci Enternasyonal’in kendi sözleriyle tanıtlanmış bir çıkarsamadır.

Birinci Enternasyonal’in pek çok militanının Paris Komünü sıra­sında «farklı ülkelerin işçi sınıflarının bağrından» gelip «kardeşçe bir birlik» içinde aynı dava uğruna ölümü kucakladıkları da bir vakıadır. Yani Birinci Enternasyonal ile Paris Komünü arasında bir illiyet bağı kurmak hiç de zorlama olmaz. Bunu yapanlar da eksik değildir. Nitekim Lenin de bunu vurguyla ifade etmişti: «Ko­mün’ün davası, sosyal devrimin, emekçilerin siyasi ve iktisadi ba­kımdan tamamen kurtuluşlarının davasıdır. Bu dava tüm dünya proletaryasına aittir». O halde hem Paris Komünü’nün hem de Bi­rinci Enternasyonal’in akıbetlerini bu bağı akılda tutarak değer­lendirmek şarttır.

Paris Komünü’nün bir önderlik zaafı nedeniyle başarısız olduğu konusunda pek çokları hem fikirdir. Ama o sırada Birinci Enter­nasyonal bu misyonu temin etme iddiasıyla mevcut değil miydi? Üstelik sadece bir dış faktör olarak değil Komün’ün ta içinde yeri yok muydu?

Besbelli o zaman bir devrimci önderlik olmadığından değil, mevcut bir devrimci önderliğin bu işlevi yerine getirememiş ol­duğundan söz etmek gerekir. Bu takdirde de vurguyu önderlik eksikliğine değil mevcut bir önderliğin eksiklikleri üzerinde yapmak gerekir. Çözülecek denklemin anahtarı buradadır.

Kaldı ki burada bahis konusu olan sadece Paris Komünü’nün akıbetini anlamaktan ibaret de değil. Zira Komün’ün başarısızlığı aynı zamanda o başarısızlığın sorumluluğunu taşıması gereken Birinci Enternasyonal’in akıbeti üzerinde de belirleyici bir etken olmuştur. Dosdoğru söylemek gerekirse Birinci Enternasyonal iddiasının ve üstlendiği misyonun sorumluluğunu yerine getire­mediği için bir bakıma gereksiz hale gelmesinin de yolu döşen­miştir. Elbette böyle bir sorumluluğun bir bedeli olması da kaçı­nılmazdır. Bu deneyimden ilerisi ve bilhassa bugünler için dersler çıkarmaya ihtiyaç vardır.

Bununla birlikte ekseri Birinci Enternasyonal’in kendi bünye­sindeki iç çatışmalar nedeniyle ve bilhassa Bakunin taraftarı Sosyalist Demokrasi İttifakının enternasyonal bünyesindeki yıkıcı hizip faaliyetleri yüzünden dağıldığını ileri süren/kabul eden de­ğerlendirmeler oldukça yaygındır.

Elhak böyle bir yıpratıcı/yıkıcı hizip faaliyeti olduğu doğrudur. Ama bu faaliyetler nedeniyle ve Enternasyonal’in tüzüğüne de uygun olarak İttifak’ın ihraç edildiği de doğrudur. Demek ki Genel Konsey bu konuda üzerine düşeni yapmıştır. Ama asıl soru tam da burada belirir. Cevabı da pek itiraf edilmek istenmese de bellidir: Bakunin taraftarlarının hizip faaliyetleri nedeniyle ihraç eden Birinci Enternasyonal ve Genel Konseyi 1871’deki Fransız devrimine ve onun ürünü olarak ortaya çıkan ilk proletarya dik­tatörlüğüne önderlik edememiştir. Buradaki vurguyu gözden ka­çırmamak gerekir. Bir mücadeleye önderlik etmek, ille onu zaferle taçlandırmak anlamına gelmez. Ama haklı olarak zafere kilit­lenmiş ve inanmış siyasi akımların ekseri başarısızlıkların sorum­luluğundan kaçma eğiliminde olduğu da bir vakıadır.

Oysa önderlik etmek bazan ve ne yazık ki sık sık başarısızlık ve yenilgilerin sorumluluğunu da açıklıkla üstlenmek anlamına gelir. Önderlik iddiasında bulunan siyasi akımların sık sık bu sorumlu­luktan kaçma eğiliminde oldukları da bir vakıadır. Bu bir anlam­da öz eleştiriden kaçınma refleksidir. Oysa siyasi önderlikler ön­ceki başarılardan olduğu kadar kendi başarısızlıklarından, kendi hata ve kusurlarından da öğrenir.[6] En çok da bunlardan öğrenilir.

Ne var ki Birinci Enternasyonal’in önce işlevsiz hale gelip ar­dından ve biraz da bu nedenle bir kararla kendi kendini tasfiye etmesinin asıl sırrı tam da buradadır. Boş çuval dik duramadığı gibi Birinci Enternasyonal de Paris Komünü’ne önderlik ede­mediği için ve bunun bedeli olarak bir kararla ve kolayca tasfiye edilebilmiştir. Asıl çıkarılması gereken ders buradadır.

Birinci Enternasyonal’in mirasına sahip çıkma iddiasında olan komünist devrimcilerin de evvel emirde yapmaları gereken onun yapmadığını yahut yapamadığını yapmakla işe başlamak olsa gerektir. Doğrusu bir sahiplenme ve özdeşleşme iddiasının gerek­lerinden biri de «biz hata yaptık, biz başarısız olduk» diye izahata başlamak olmalıdır.

Buna karşılık hala asıl sorumluluğu örneğin Proudhon’cular ve başkalarının üzerine atanlar olabilir; bunlar hiç eksik olmamıştır. Üstelik bunların kendilerince haklı ve doğru değerlendirmeleri de olabilir. Ama esasen böyle bir devrime önderlik etme iddiasıyla kurulmuş olması gereken ve bu iddiayı açık seçik ortaya koyan Birinci Enternasyonal ve ona sahip çıkma iddiasında olanların bu sorumluluktan sıyrılıp kendi sorumluluğunu başka yerde araması kabul edilemez.

Bu durumda açık seçik söylemek gerekir: Birinci Enternasyo­nal’in tasfiyesinin ardında iç çatışmalar ve hizip faaliyetlerinden önce ve daha ziyade Fransa’daki 1871 devrimine önderlik edeme­miş olması vardır. Bu önemli tarihsel deneyimin derslerini Marx’­ın en isabetli ve öğretici bir biçimde yapmış olması da bu gerçeği değiştiremez.

Başkasının eksiği kimseye fazla yazılamayacağı için de ne kadar haklı olursa olsun Birinci Enternasyonal’in başka akımların hata ve kusurları hakkındaki önemli ve değerli saptamaları daima öğ­retici ve yararlı olmakla birlikte bu örgütün sorumluluklarından sıyrılmasına bahane edilemez.

Bu bakımdan Paris komününün yenilgisinin Birinci Enternas­yonal’in de yenilgisi olduğunu altını çizerek söylemek gerekir. Bu yenilgi Birinci Enternasyonal’in tasfiye oluşunda da belirleyici siyasal etken olmuştur. Bu yenilginin sorumluluğunu üstlenmek­ten kaçınmakla o sorumluluğun bedelini ödemekten kurtulmak mümkün değildir.

Bu itibarla Birinci Enternasyonal Paris Komünü’ne önderlik e­demediği ve yenilgisinin sorumluluğunu da herkesten önce üst­lenme cesaretini göstermediği için bir anlamda tasfiyeye müs­tahak olmuştur. Bir başka deyişle hiçbir itiraz olmadan kendi ken­dini tasfiye edişinin ardında işte bu olgu yatar. Özeleştiriden ka­çınmanın bedeli bir bakıma kendi ipini kendisinin çekmesi ol­muştur da denebilir.

Bu nedenle özellikle de örgütsel sorunların politik sorunlar ol­duğu akıldan çıkarılmazsa Birinci Enternasyonal’in zayıflayıp da­ğılmasını iç çatışmalar ve hizip faaliyetleri ile izah etmekten uzak durmak gerekir. Tam tersine bu durumun ardında bir politik ye­nilgi olduğunu vurgulamak gerekir.

Birinci Enternasyonal’in akıbetini Proudhoncuların, blankist­lerin vb. başka akımların hata ve kusurlarıyla değil, bu Enter­nasyonal’in hata ve kusurlarıyla açıklamak gerekir. Bu mirasa sahip çıkmanın birinci koşulu bu hata ve kusurları kendi kusur­larımız olarak görmektir. O nedenle elinizdeki kitapta Paris Komünü geçerken değinilen diğerleri gibi bir epizod olarak değil, başlı başına bir başlık olarak yer alıyor. Elinizdeki kitap bu bakış açısıyla ele alınmıştır ve bu değerlendirmenin başka ayrıntıları ilerideki sayfalarda yer almak­tadır[7].

Bu hatırlatma babında aktarımların ardından elinizdeki kitapta Birinci Enternasyonal’in hangi kongrelerinde hangi önemli so­runların ele alınıp hangi kararlara varıldığı da kısaca sergilene­cek. Nihayet bu enternasyonalin dağıtılmasına öngelen tartışma­lara dikkat çekilip Birinci Enternasyonal’in hangi gerekçe ile ve nasıl kapatıldığı üzerinde bunların ışığında durulacak. Böylece bu deneyimden ne dersler çıkarmak gerektiğine ışık tutulacak.

Peşinen söylemeli ki bütün bu süreçteki gelişmelerin ve tartış­maların en önemli yönü Komünist Parti Manifestosu’nda bulunan iki gedikle ilgilidir. Bunlar proleter devrimde devrimci öncünün rolü ve ulusal sorunun çözüm yolunun proleter enternasyona­lizmi ile nasıl buluşabileceği konularıdır.

Açıkçası bu gedikler hem Komünistler Birliği hem de Enternas­yonal Emekçiler Birliği’nin ve aradaki muhtelif girişimlerin de akıbetlerinin tayininde belirleyici olmuştur. İkinci Enternasyonal[8] ile büsbütün açılan bu gediğin kapatılması ise, Komünist Enter­nasyonal ile sağlanmıştır. Ne var ki elinizdeki kitap Birinci Enter­nasyonal’in gelişimi ve akıbetiyle sınırlı bir çerçevede kalıyor.

İkinci Enternasyonal’in bu açığı kapatmak üzere bir süreklilik oluşturmadığının sergilenişi ise, dizinin üçüncü kitabının konusu olacak. Bu bağlamda İkinci Enternasyonal’in ihanetinin anlaşıl­ması için geçmişten neyi devralıp geliştirdiği ve neleri devralma­dığının irdelenmesi önemlidir.

Bu bakımdan Birinci Enternasyonal’le Komünist Enternasyonal’i bağlayan ipin İkinci Enternasyonal sürecinde neden ve nasıl koptuğu o kitapta ele alınacak.

Nihayet o kızıl ipin ucunun Komünist Enternasyonalle tekrar nasıl tutulduğu ise dizinin dördüncü kitabında ele alınacak. O kitapta Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongre belgelerinin neden ve nasıl bir referans, yani temel başvuru kaynağı olduğu da ortaya konacak. Zira tıpkı «maymunların/insansıların anatomi­sini kavramak için insanın anatomisi hakkındaki bilgilere hakim olmak» gerektiği gi­bi, bu kopuş ve süreklilik ilişkisi ancak bu önemli ve ileri dönüm noktasının irdelenmesiyle anlaşılabilir.

Bu bakımdan Komünistler Birliği’nin ve Birinci Enternasyonal’­in kurucuları tarafından kapatılmalarının Komünist Enternas­yonal’in tasfiyesi ile nasıl bir ilişkisi olduğu üzerinde durmak da ayrıca önem taşıyor. Bu konu «Kızıl İpin Koptuğu Dönüm Nokta­sından Komünist Enternasyonal’in Tasfiyesine» başlığını taşıyacak olan beşinci kitapta ele alınacak. Komünist Enternasyonal’in be­şinci, altıncı, ve yedinci Kongre belgeleriyle KEYK’in tasfiye ka­rarına ilişkin belgelerin irdelenmesi bu kitabının konusu olacak.

Ne yazık ki KEYK’in tasfiye kararında hem Komünistler Birliği’­nin hem de Birinci Enternasyonal’in tasfiyelerine gönderme yapıl­makta ve bunların tasfiye edilmesi Komünist Enternasyonal’in tasfiyesi için gerekçe olarak gösterilmektedir. Komünist Enternas­yonalin çizgisini takip eden bir enternasyonal halihazırda mevcut olmasa da küllerinden doğan İkinci Enternasyonal hala «Sosyalist Enternasyonal» adı altında yaşıyor ve komünizme karşı savaşma­ya devam ediyor.

Burjuva siyasetini proletarya saflarına taşıyan «burjuva sosya­listleri» yani bir diğer adlarıyla oportünistler proletarya kendi çı­kar ve hedefleri uğruna savaşmaya başladığından beri, yani 1848 devrim dalgasıyla kendini gösteren dönemeçten beri eksik olma­mıştır.

İlk Komünist Parti ve Manifestosu da aynı dönemeçte burjuva­zinin egemenliğini bütün araç ve aracılarıyla birlikte ortadan kal­dırma iddiasıyla belirmiştir. Burjuva sosyalizminin mutlak surette alt edilip bir daha ayağa kalkmamak üzere tarihe gömülmesi için onun beslendiği burjuva toplumu, başta bekçisi olan burjuva dik­tatörlüğü olmak üzere bütün kurumlarıyla ortadan kaldırılmalıdır.

Bu yolda proletaryanın tarihin başlıca öznesi olabilmesi için «proletaryanın çıkarlarından başka çıkarı olmayan» komünist devrimcilerin siyasi ve örgütsel önderliğine ihtiyaç vardır. Böyle bir önderliğin ortaya çıkabilmesi için ilk iş Komünistler Birliği’yle Birinci Enternasyonal’in derslerini kuşanarak yola çıkmaktır.

Bu yolda bu derslerin en üst düzeyde kayda geçirildiği Komü­nist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin tez ve kararları başlıca kılavuzdur. Zira bunlar aynı yolda en ileri pratik atılıma önderlik etmiş olan Bolşevizmin derslerini ifade eder. Bu durumda komü­nist devrimcilerin ödevi ilkin bu donanımın ortaya konup kuşa­nılabilir hale gelmesine katkıda bulunmaktır. Bu tarihçeyi ve derslerini ele alan kitap dizilerinin amacı da bu ödevi kendi ödevleri olarak kabul eden komünist militanların donanımına katkı sunmak ve onları bu yönde teşvik etmektir.

Referans Belge Yayınları


[1] «Bismarck’ın ajanı» hatta «casusların şahı» gibi lakaplarla anılan, hakkında pek çok kitap yazılan Wilhelm Stieber on dokuzuncu yüzyılın önemli şahsiyetlerindendir. Sahte evrak ve para üretmek, örgütlere ve devlet kurumlarına adam sızdırmak gibi çok çeşitli istihbarat yöntemlerinin etkili bir biçimde kullanılmasına öncülük etmiştir. Bilhassa Avusturya’da, Londra ve Paris’te yoğun çalışmalar yürüten Stieber’in daha sonra Avrupa’daki istihbarat örgütlerinin kurulup gelişmesine önemli bir etkisi olduğu gibi, Nazi partisinin Gestapo örgütlenmesi de pek çok bakımdan onun yöntem ve faaliyetlerinden esinlenerek geliştirilmiştir. Avusturya karşısında Prusya’nın üstünlük kazanmasında da Stieber’in önemli katkıları olmuştur.

1870 Prusya Fransa savaşında da onun çabalarıyla Fransız ordusunun kimi teknik bilgilerinin (örneğin Fransız icadı uzun menzilli, süngülü ve dipten sürgülü -Kırık­kale mavzeri gibi etkili bir piyade tüfeği olan «Chassepot» hakkındaki bilgilerin) elde edilmesi onun Prusya’nın galibiyetine katkılarından biri oldu. Yine Stieber’in marifetiyle üretilen bir sahte telgraf mesajı da Fransa’nın mağlubiyetine varan bu savaşın erken ve hazırlıksız ilan edilmesinde rol oynamıştı.

Komünistler Birliği’nin dağıtılmasına varan Köln davası dosyasının hazırlanmasında da Stieber’in elde ettiği istihbarat ve kullandığı aracıların önemli rolü oldu. Stieber’in örgütüyle ajanları Komünistler Birliği militanlarının yazışma trafiğinin takibi ve pek çoklarının kimlik ve adreslerinin yanısıra, muhtelif ilişkileri hakkında bilgilerin temin edilmesini sağlamıştı.

 Bu bakımdan Komünistler Birliği’nin akıbeti onun pek amatör bir örgüt olmasından ziyade karşısında müstesna profesyonellikte bir istihbarat örgütünün bulunmasıyla ilgilidir. Rusya’daki Okhrana karşısında Bolşeviklerin başarısında tersine bir üstünlüğün rolü vardır. Stieber ve Komünistler Birliği davası için ayrıca Marx’ın «Köln’deki Komünistler Davası Hakkında İfşaatlar» (1852 Aralık) kitabına ve Engels’in bu kitabın sonraki baskısına (1885) yazdığı önsöze bakınız.

[2] On dokuzuncu yüz yılın başında Napolyon’un ablukasına karşılık olarak İngiltere’de tahıl fiyatlarının yükselmesiyle sonuçlanan tahıl ithalatını yasaklayan bir korumacı politika uygulamaya kondu. Bu maksatla çıkarılan yasanın amacı yerli üreticileri koruyup teşvik etmekti. Ama sonuç tahıl fiyatlarının artması ve özellikle de tüketicilerin aynı zamanda da bu alanda ticaret yapanların sıkıntıya girmesi oldu. Bunun üzerine patlak veren «Corn Laws movement» sonucunda yasa 1846’da iptal edildi. Ama bu arada kırdan kente göçün artması ekmek fiyatlarının düşüşüne paralel olarak ücretlerin düşmesi; tarımda aristokrasinin görece zayıflaması ve sanayileşmenin artmasıyla birlikte İngiltere’nin deniz aşırı ülkelere açılmayı hızlandırması oldu. Marx da bu konuda şöyle demişti: «Tahıl Yasası Karşıtı Birlik’in (ACLL=Anti Corn Law League) hedefi tahıl ithalatındaki vergilerin kaldırılmasıydı. Böylece buna taraftar olan toprak sahipleriyle karşı karşıya, yeni gelişen sanayicilerle de yan yana geliyorlardı. Çünkü sanayiciler tahıl ithalatının serbest olmasının ekmek fiyatlarının düşmesine, dolayısıyla da ücretlerin düşmesine yol açacağını öngörüyordu.»

[3] Bundan önce aynı zamanda sosyalist fikirlere sempati duyan zengin bir tütün tüccarı Lion Philips’in mali yardımları Marx’ın nispeten iyi şartlarda yaşamasına katkı sunuyordu. Ünlü Philips firmasını kuran Anton ve Gerard Philips’in de babaları olan Lion Philips aynı zamanda Karl Marx’ın teyzesinin eşiydi.

[4]Enternasyonal bir işçi örgütü olan ve o günlerin koşullarında ancak gizli çalışabilen Komünistler Birliği 1847 kasımında Londra’da düzenlenen kongresinde aşağıda imzaları bulunan bizleri, yayınlanmak üzere ayrıntılı bir teorik ve pratik parti programı hazırlamakla görevlendirdi. İşte … Manifesto böyle doğdu.” (Marx Engels Komünist Parti Manifestosu, Almanca basımına 1872 tarihli Önsöz; vurguyu biz ekledik. Referans Belge Yayınları)

[5] «Komünist Parti Manifestosu Nasıl Ortaya Çıktı Neden Hala Yol Gösteriyor? » Referans Belgeler-1, Temmuz 2022, Referans Belge Yayınları

[6] Bu konuda Lenin’in hem 1905 devriminden hem de 1917 «Şubat Devriminden» ders çıkarırken gösterdiği yaklaşım paha biçilmez saptamaları bakımından önemlidir. 1917 Ekim Devrimi’nin zaferinin sırlarından biri de bu yaklaşım tarzında yatar.

[7]  Bkz. Fransa-Prusya Savaşı ve Paris Komünü başlıklı 5. Bölüm ileride s.120

[8] İkinci Enternasyonal’in tarihçesi ve tarihteki rolü bu dizinin bir sonraki kitabı olan « İkinci Enternasyonal ve Çöküşü; Sosyal Demokrasi ve Akıntıya Karşı Bolşevikler» kitabında ele alınacak.

Yorum bırakın