“Ne Yapmalı?”Kitap Dizisi Çıktı

Ne Yapmalı? kitap dizisi komünist devrim mücadelesine önderlik etme iddiasını ortaya koyan komünistlerin parti birliğinin sağlanması için gerekli teorik temellerinin döşenmesine ve pekişmesine katkı sağlamak üzere yayınlanıyor.
Aynı amaçla yöneltilecek katkı ve eleştirilere sayfalarını açıyor.

Temin etmek için iletişim sayfamızdan irtibata geçebilirsiniz.

SUNUŞ:

Devrimci Pratikten Beslenen
Teori En Çetin Pratiklerdendir

Türkiye dahil tüm dünyada devrimci bir önderlik bunalımı varlığını uzunca bir süredir yakıcı biçimde hissettirmektedir. Ezilenler ilk fırsatta ayaklanıp, kanla canla savaşsalar da bu ayaklanmalar devrimci bir önderlikten yoksun olduğu için daima hakim sınıfın siyasetinin dümen suyunda seyrediyor.

Tarih boyunca ezenle ezilen sınıflar daima birbirleriyle çatışma içinde olmuştur. Bu sınıf çatışması çatışan sınıfların birlikte yok olması ve yeni hakim ve hükmedilen sınıfların ortaya çıkıp birbirleriyle yeni bir çatışmaya girmesiyle sonuçlanmıştır. Proletaryanın tarih sahnesine çıkmasından itibaren sınıflar mücadelesinin sona ereceği kertenin eşiğine gelinmiştir.

Proletarya kendini ezen ve sömüren sınıfın hakimiyetine ve varlığına son verirken aynı zamanda ücretli köleler olarak kendi varlığına da son verecek ilk ve tek sınıftır. Sınıflı toplumlar silsilesine son verecek sınıftır. Bunun için, yani proletaryanın sınıf olarak teşekkül edip egemen sınıf haline gelmesi için «proletaryanın çıkarlarından başka çıkarları olmayan» komünistlerin önderliğine ihtiyacı vardır. Emekçilerin ve ezilenlerin kendi önderlikleri olarak görüp benimseyeceği bir devrimci önderlik olmadığı ve onların eylemleri bu önderliğin rehberliği altında gelişip sonlandırılmadığı müddetçe beliren ve belirecek olan bütün bu dinamikler ve imkanlar kaçınılmaz olarak burjuva siyasetinin çerçevesinde kalmaya mahkum olacaktır ve son tahlilde burjuvazinin egemenliğini sürdürmesine yarayacaktır.

Silahların eleştirisinin yerine alamayacağını bildiğimiz eleştiri silahının da devrimcilerin kuşanması gereken en önemli donanımlardan olduğunu bilerek ve günümüzde pratik mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt getiren ve eylem kılavuzu olan devrimci teorinin de çetin bir pratik olduğunu biliyoruz.
Ne yapmalı? sorusu da esasen teoriye değil pratiğe dair bir sorudur. Zira yeni bir teori arayışında olanlardan kendimizi ayırıp devrimci teorinin devrimci eylemin yolunu aydınlatmasına katkıda bulunmak istiyoruz. Bu amaçla ve aynı doğrultuda katkı veya eleştirilerini sunacak herkese kitap dizimizin sayfalarını açmayı bir ödev olarak görüyoruz. Böylelikle Ne Yapmalı? sorusuna aynı yanıtı veren komünistlerin buluşup güçlerini ve imkanlarını birleştirmesine zemin sunmak istiyoruz.
Aşağıdaki temel saptamaları bu işbirliğinin çerçevesini çizmek için savunuyoruz.
“Burada bütün kuşkular kovulsun,
ve burada her türlü korku yok olsun”
(Dante İlahi Komedya)

İLKE ve ESASLARIMIZ

  1. Burjuva toplumu üretim araçlarının kapitalistlerin özel mülkiyeti altında ol-duğu ve üretim araçlarının mülkiyetinden mahrum edilmiş ücretli emekçilerin sermayenin ücretli köleleri halinde sömürüldüğü kapitalist üretim ilişkilerine dayanır.
    Bazan ve kimileri tarafından apayrı bir olgu gibi düşünülen emperyalizm de bundan farklı ve yeni üretim ilişkileri üzerinde yükselmez. Kapitalist üretim ilişkilerinin ulaştığı en yüksek ve son aşamayı eder. En yüksek vurgusu daha ilerisi olmadığı anlamına gelir. Aksine bu vurgu aynı zamanda bu üretim ilişkilerinin ortadan kalkmasının güncel ve kaçınılmaz olduğunu anlatır. Emperyalizm evresinde son demlerini süren ve kapitalist üretim ilişkilerine dayanan egemen burjuva toplumu da bu yüzden sınıflı toplumlar silsilesinin sonuncusunu ifade eder. O nedenle emperyalizm çağı aynı zamanda proleter devrimleri ve ezilen/sömürülen emekçilerin kurtuluşlarının son kavgasının gündemde olduğu çağdır.
  2. Kapitalist üretim ilişkileriyle birlikte burjuva toplumu ancak üretim araçlarının mülkiyetinden mahrum edil-miş üretici sınıfın, yani ücretli emekçilein(=proletaryanın) sermayenin üretim araçları üzerindeki tekeline son vermesiyle, yani üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmasıyla son bulabilir.

Bu nihai hedefe giden yolun açılmasına fırsat vermeyen herhangi bir mücadelenin, hangi yollardan ilerlerse ilerlesin, varacağı son nokta siyasi iktidarın burjuvazinin bir kesiminin elinden çıkıp bir diğerinin eline geçmesinden öte gidemez. Fransa’daki 1830 ve genel olarak Avrupa’daki 1848-1849 devrimleri buna örnektir. Proleterler bu deneyimler sayesinde kendi iktidarları için mücadeleye girmedikleri takdirde hakim sınıfların rakip kesimlerinin hesabına savaşıp öldüklerinin bilincine varmışlardır. Yani sınıf bilincinin proleterler arasında doğup şekillenmesi Komünist Parti Manifestosuyla aşağı yukarı yaşıttır.

  1. Kapitalist üretim ilişkileri ve bu üretim tarzının en yüksek aşamasını ifade eden emperyalist dünya düzeni «burjuvazinin kendi suretinde bir dünya» yaratmak üzere dünyayı fethe çıkışından itibaren yayılıp uluslararası çapta egemen olmasıyla tesis olmuştur. Emperyalist aşamada sermayenin merkezileşmesi ve temerküzü iyice artmış, sanayi sermayesi ile banka sermayesi kaynaşıp «finans kapital» haline gelmiş; bir yandan tekeller arasında karteller oluşurken farklı sermayeler arasındaki rekabet iyice keskinleşmiş ve uluslararası çapta bir keskin rekabete evrilmiştir.

Ayrıca sermaye ihracı mal ve ürün ihracının yerini almıştır ki bu aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin ihracı anlamına gelir. Ama bu yayılma bu ilişkilerin eşit bir biçimde değil en eski kapitalist ülkelerin tepede olduğu eşitsiz ve hiyerarşik bir biçimde olmuştur. Yani belli başlı kapitalist devletler dünyaya egemen olmak üzere birbirleriyle yarışır ve dayandıkları üretim ilişkilerini her yerde egemen kılmak için birbirleriyle yarışırken ne bir birlerine eşit ülkeler yaratma kaygısını taşırlar ne de birbirleriyle en keskin rekabet kavgasını sürdürmekten geri dururlar. Kapitalist üretim ilişkileri dünyaya yayılırken önde gelenlerin en üst sıralarda olduğu bir hiyerarşik düzen yaratırlar.

Bu hiyerarşinin değişmesi ihtiyacı yahut gayretleri belirdiğinde de yeni dengenin sağlanması ve muhtelif devletlerin hangi hiyerarşik düzenin hangi mertebesinde yer alacağının belirlenmesinin barışçıl müzakerelerle sağlanabileceğini düşünmek ham hayaldir. Zira bu sürecin başlıca aktörleri silah/zor tekelini ellerinde tutan burjuva diktatörlükleridir hem de bunların en gerici olanları hiyerarşinin üst sıralarında yer alanlardır.
Tekelci sermaye ve finans kapitalin devletin zirveleriyle bütünleşmesinin bir sonucu olarak uluslararası plandaki rekabet devletler arasındaki rekabeti keskinleştirmiş ve dünyanın yeniden paylaşılması için paylaşım savaşlarını kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu koşullar hala geçerlidir.

  1. Finans kapital çağında devletin merkezi rolü artarken aynı zamanda bu merkezileşme bir siyasi gericilik olarak gelişmiştir. Faşist diktatörlükler bu gericiliğin en uç ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. «Demokrasi» etiketi taşıyanlar dahil özü itibariyle «burjuvazinin diktatörlüğü» olan rejimlerin hepsi mali oligarşinin çıkarlarını korumakla yükümlüdür ve hepsi bu nedenle gericidir. Kapitalist üretim ilişkilerinin dünya çapında egemen olmasıyla üretici güçlerin gelişmesine köstek olan bu ilişkiler siyasi gericiliğin dünya çapında hüküm sürmesinin de maddi temelidir. Bu bakımdan sermayenin ve kapitalist üretim ilişkilerinin dünya çapında egemenlik kurmasıyla birlikte siyasal üst yapıda da siyasi gericilik hüküm sürmektedir.

Bilhassa 1917’de proleter devrimin Rusya’da zafere ulaşıp, dünya devriminin ilk adımı atıldıktan sonra, bu istikamette ilerlemeyen her hangi bir siyasal gelişmeye sadece geçmişe kıyasla ilerici sıfatı yakıştırılması doğru değildir. Örneğin Rusya’daki proleter devriminin yanı başında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne sırf geride bıraktığı Osmanlı İmparatorluğuna bakarak ilerici bir hamle sıfatı yakıştırmadan önce dikkatle düşünmek gerekir.
Zira dünya durumu ve dünya devriminden yalıtarak bir tek ülke hakkında hüküm vermek doğru olmaz. İlericilik çıtasının hangi mertebede olduğuna ulusal çerçevede karar verilmemelidir. Bu vurgu bu yönde ilerlemeyen hareketlere mutlak surette gerici damgası yapıştırmayı gerektirmez.
Kaldı ki ilerici/gerici sıfatlarından başka sıfatlar da vardır ve bunlar ayırdedilmelidir. Örneğin haklı/haksız sıfatları bunlardandır.
Bunun için en iyi örneklerden biri olarak 1917 devrimini takiben bağımsızlığını kazanıp kendi kaderini tayin eden Finlandiya’nın bağımsızlık adımı haklı bir adımdır. Ama haklı olması bağımsız Finlandiya’nın ve ilk cumhurbaşkanının aynı zamanda ilerici olarak taltif edilmesini gerektirmez.
Nitekim Rusya Federatif Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti bağımsız Finlandiya’yı tanıyan (ekim devriminin üzerinden bir ay geçmeden) ilk devlet olurken, bu cumhuriyetin burjuva yöneticileri bolşeviklere meşruluk kazandırmama kaygısıyla Sovyet cumhuriyetleriyle resmi ilişki kurmada oldukça tereddütlü davrandılar. Bunlara ilerici sıfatını yakıştırmamak için bu bile yeterlidir.
Buna karşılık kapitalist gelişme aşamalarından geçmeksizin sınıfsız topluma geçiş dönemine sıçrayan Çarlık Rusya’sının prangalarından kurtulan muhtelif Sovyet cumhuriyetlerinin, onları yönetenlerin (muhtelif örf adet ve gelenekleri ne olursa olsun) eğilim ve yönelimleri hakkında ne söylenirse söylensin ilerici bir hamle payesini hak ettiklerini söylemekte tereddüt edilmemelidir.

  1. Sermaye dünyaya yayılırken beraberinde «özel ve temel ürünü olan» ücretli emekçilerin de (yani modern proletaryanın) dünyaya yayılmasının yolunu açmıştır. Tıpkı ilk aşamasında «kendi mezar kazıcılarını» yarattığı gibi, sermaye dünyaya yayılırken dünyanın her köşesinde ücretli emekçilerin doğup gelişmesine de ister istemez yol açmıştır. Ama bu durum sermayenin ilerici sıfatını hak etmesini gerektirmez.

Emperyalist aşamada da sermaye mezar kazıcılarını dünya çapında arttırarak yaratmaya devam etmiştir. Böylece sömürge ve yarı sömürgelerde, ilhak edilmiş topraklarda proleterlerden daha ağır bir sömürüye tabi tutulan ve paylaşım kavgalarında cepheye sürülen ezilen halkların emekçileri bu silahları emperyalistlere ve sömürgecilere çevirmeye başlamışlardır.
İlk büyük paylaşım savaşına son veren Ekim Devrimi ve bunu takip eden süreçte «Rus Çarlığı’nın uluslar hapishanesinden» kurtularak ulusal kurtuluşu toplumsal kurtuluşlarıyla birleştiren ezilen halkların örneği dünyanın dört bir yanında ulusal kurtuluş mücadelelerinin gelişmesini tetiklemiştir. Bunun üzerine Komünist Parti Manifestosu’nun «Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!» şiarı «Bütün Ülkelerin İşçileri ve Ezilen Halklar Birleşin!» biçiminde yeniden formüle edildi. Böylece Ekim Devrimi’nin zaferini temin eden «işçi-köylü ittifakı» hedefi uluslararası düzlemde «proletarya ile ezilen halkların işbirliği dayanışması ve ittifakı» ile gelişti.

“Emperyalizm, dünya uluslarının bir avuç büyük devletçe gitgide daha fazla ezilmesi çağıdır, bu yüzden ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmaksızın, emperyalizme karşı, uluslararası sosyalist devrim için mücadele etmek olanaksızdır. Başka ulusları ezen ulus özgür olamaz (Marks ve Engels). Kendi ulusunun başka ulusları ezmesine göz yuman bir proleter, sosyalist bir proleter olamaz.” (Lenin, Sosyalizm ve Savaş)

  1. Üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarının özel mülkiyeti ve devletin ulusal karakteri kapitalist üretim ilişkilerine dayanan burjuva toplumunun başlıca çelişkileridir. Emperyalizm çağında bu çelişki üretim ilişkilerinin uluslararası bir kapsam kazanmasıyla geçmişten devralınan devletin ulusal karakteri arasındaki çelişkiyle daha da keskinleşmiştir. Bu anlamda bu çelişki emperyalist paylaşım savaşlarının da temelinde bulunur.
    Ama emperyalizm belli başlı emperyalistler arasındaki rekabete yol açtığı gibi aynı zamanda ilhaklar ve işgallerle var olur ve gelişir. Dolayısıyla bu işgal ve ilhaklara başkaldıran hareketlerin hepsi özünde antiemperyalist bir karakter taşır.
    Ama burjuvazinin önderliğindeki ulusal bağımsızlık mücadelelerinin son tahlilde bir emperyalist devletin egemenliğinden bir diğerininkine varması kaçınılmazdır. Proleterlerin ve müttefiklerinin önderliğinde gelişen ulusal kurtuluş hareketleri ise ulusal bir karakter taşımayan işçi köylü şuralarına (sovyetler, konseyler) varmayı hedefler. Kendileri gibi, ulusal karakter taşımayan işçi köylü şuralarıyla eşit haklar temelinde bütünleşme eğiliminde olur.

Proleterlerin kendiliğinden hareketlerinin sonuçta burjuva siyasetinin güdümünde gelişmesi bir olgudur. Emekçilerin işçi köylü şuraları hedefini gözetmeyen kendiliğinden, yani komünistlerin (yahut ulusal devrimci akımların) önderliğinde gelişmeyen ulusal kurtuluş mücadeleleri bir burjuvazinin egemenliğinden bir diğerininkine varmaktan öte gitmez.
Bunun için komünistler ya bizzat bu mücadelelere önderlik etmeyi hedeflemelidir. Yahut komünistlerin bağımsız örgütlenmesine ve mücadelesine engel olmayan ulusal devrimci hareketleri desteklemek üzere kendi bağımsız örgütlenmelerini kurmalıdırlar.

  1. Ancak bu takdirde ulusal kurtuluş mücadeleleri toplumsal kurtuluş mücadelesine yani ücretli köleliğe son verip sınıfsız sınırsız bir dünya hedefine yönelebilir. Yani komünist devrim mücadelesine vardırılabilir.
    Ücretli kölelik düzenine son vermek ve insanlığın kurtuluşuna giden yolu açıp kararlı adımlarla kat edilmesini sağlayacak geçiş döneminin açılışını güvence altına anmak için olduğu gibi, bunun için de komünist bir önderliğe ihtiyaç vardır.
    Komünist devrim için komünist partiye, komünist parti için komünistlerin parti yolunda birliğine ihtiyaç vardır.

Bu yoldaki eylemin kılavuzu geçmiş deneyimlerin derslerinden oluşan devrimci teoridir. Devrimci teorinin muhafaza ve müdafaa edilmesi için olduğu kadar geliştirilmesi için de dünya çapında bu devrimci pratiğin kalıcı/sürekli kılınması şarttır.
Dünyada ve bu yaşadığımız topraklarda “Ne Yapmalı?” sorusu yoğun bir biçimde hala tartışılıyor.
Bu konuda çeşitli görüşlerin ard arda ortaya çıkıyor olması bu sorunun soruyu soranların hepsi tarafından muteber kabul edilen bir yanıtının olmadığına delalet eder.

Bu konuda herkesin söyleyeceklerini söylemesini beklemeye gerek kalmadan yola çıkmaya engel olacak herhangi bir neden de yoktur.
Bu durumda Marx’ın Kapital’in ilk cildinin önsözünü noktalarken hatırlattığı Dante’-nin ünlü sözünü akıldan çıkarmamakta yarar var:
« Segui il tuo corso, et lascia dir le genti = sen yolunda yürü bırak kim ne derse desin»
Ne Yapmalı? kitap dizisi komünist devrim mücadelesine önderlik etme iddiasını ortaya koyan komünistlerin parti birliğinin sağlanması için gerekli teorik temellerinin döşenmesine ve pekişmesine katkı sağlamak üzere yayınlanıyor.
Aynı amaçla yöneltilecek katkı ve eleştirilere sayfalarını açıyor.

“Komünistler görüşlerini ve hedeflerini gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak bütün mevcut toplumsal koşulların zorla devrilmesiyle ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın hâkim sınıflar bir komünist devrimden korkup titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var. Komünistlerin de proletaryanın çıkarlarından başka çıkarları yok”

Yorum bırakın