Önce Komünistlerin Birliği!

Komünistler İşçilere Gitmek İçin Önce Kendi Birliklerini Sağlamalıdır

Önce Komünistlerin Birliği!

«İşçi sınıfına gitmek gerekir» vurgusunu ısrarla tekrarlayanların oraya gittiklerinde ne işitecekleri peşinen bellidir: «Bize ne getirdiniz ve bizden ne istiyorsunuz?» Bu soruya «Size ücretli kölelikten kurtulmanız için mücadelede önderlik edecek komünist partiyi getirdik» yanıtını vermek komünistlerin boynunun borcudur.

Çoktan beri ve hala proletaryanın ve aynı zamanda kaderi proletaryanın kurtuluşuna bağlı olan insanlığın temel sorunu bir devrimci önderliğin olmayışında özetlenir. Bir devrimci önderlik dendiğinde de anlaşılması gereken lalettayin herhangi bir önderlik değildir.

Zira proletaryanın ve genel olarak ezilen sömürülen yığınların peşinden gittiği bu kabil önderlikler daima çıkmıştır ve halen de mevcut oldukları söylenebilir.

Demek ki bahis konusu olan soyut bir önderlik değildir. Kastedilenin nasıl bir önderlik olduğunun somut ve sarih çizgilerle tarif edilmesine ihtiyaç vardır.

Doğrusu zaman zaman bu önderlik boşluğunu doldurmak üzere benzeri iddialarla ortaya çıkan oluşum ve akımlar eksik olmamıştır halen de mebzuldürler.

Ne var ki bu bağlamda bahis konusu olan ekseri, kendine yakıştırdığı kimi özellikleri olmazsa olmaz unsurlar olarak tarif edip, önderlik vasfını kazanmak için bunlar etrafında birleşmek gerekliliğini şart koşan akım ve çevreler çok.

Oysa böylelikle sağlanabilecek olan olsa olsa bu fikirleri benimseyip söz konusu iddiayı ortaya koyanları peşinen «önderlik» olarak kabul edenlerin bir araya gelmesi olabilir. Bu takdirde sağlanabilecek olan başlangıçta görece büyük yahut küçük bir odak etrafında birleşmek olur.

Bu takdirde de böyle bir iddia en fazla kendini büyütmek suretiyle tedricen proletaryanın ve tem ezilen/sömürülen yığınların kendi önderliği olarak benimseyeceği bir partiye/harekete dönüşebileceği hüsnü kuruntusuna indirgenir. Böyle bir perspektif ise haliyle zaten bu odağı teşkil edenleri kendi «önderlikleri» olarak benimseyenler için bir anlam taşır. Nitekim bu şekilde yola çıkıp büyüyen yahut büyüyemeyen pek çok akım solun mevcut mozaiğinin temel taşlarını temsil eder.

Bu akımların ve odakların işçi sınıfının önderliği haline gelip gelemeyeceği bir teorik tartışmanın konusu değildir.

Zira emekçilerin ve ezilenlerin herhangi bir hareketi yahut örgütü kurtuluş mücadelesinde kendi önderlikleri olarak kabul edip etmediği gözlemle görülebilecek olan somut bir durumdur; öyle olması gerekir.

Bir başka ifadeyle herhangi bir girişimin en azından böyle bir önderlik potansiyeli taşıyıp taşımadığını görmek için son kerteye kadar merakla beklemek abestir. Zira bunun alametleri daha başlangıç noktasından itibaren görülebilir. Zira bu iddianın bir somut karşılığı olup olmadığını görmek için emekçi yığınlarının buraya yönelip yönelmediğini görmeyi beklemek abesle iştigal olur.

Bunun için peşinen aynı iddiayı taşıyan/vaktiyle taşımış olan kesimlerin bu odağa ilişkin tutumlarını gözlemekle başlamak yeterli olur. Bir başka deyişle komünizm iddiasını taşıyan/taşımış olanların aktif veyahut pasif ilgisini çekip çekmemesi bu iddia sahipleri hakkında bir peşin değerlendirme yapmak için yeterli bir kalkış noktası olur.

Bu bakımdan boşlukta seyredip bir başka boşluğa düşmemek için en azından iki temel korkuluk gerekir.

Bunlardan birincisi kimlere hitap edileceğinin doğru ve net hatlarla tarif edilmesi gereğine ilişkindir.

İkincisi de bu kesimlere hangi dilde hitap edilmesi gerektiği konusu ile belirlenir.

Kimlere hitap edileceği konusu hala kendini komünist olarak tanımlayan ve işçi sınıfına önderlik etme yetenek ve niteliğine sahip bir komünist parti ihtiyacını yakıcı bir ihtiyaç olarak kabul etmeye devam etmek isteyenlerle sınırlıdır. Yani oldukça kapsayıcı olsa da fazla geniş bir alan değildir. Bunlara hangi lügat ve referanslarla gidileceği konusu da dar çerçevedeki ayrımlara göre gidilmediği ve en geniş ortak paydadan hareket edildiği takdirde uçsuz bucaksız çeşitlilikte kaynaklara tekabül etmez.

Öncelikle Kimlere Gitmeli?

Her şeyden önce daha ziyade kendini zaten potansiyel olarak bir «önderlik adayı» olarak telakki edenlerin genellikle benimsediği yola dikkat çekmek gerekir. Bu tür saplantı ve hüsnü kuruntuları olanlar daha ziyade genç ve deneyimsiz olan kesimlere yönelme eğiliminde olur. Bu bakımdan da bu eğilimde olanlar propaganda dendiğinde daha ziyade bir eğitim faaliyetini anlarlar. Böylece kaçınılmaz olarak içe dönük bir faaliyete mahkum olurlar.

Zira daha deneyimli ve farklı farklı mecralardan gelenlerle yüz yüze kaldıklarında ekseri anlatacak bir hikayeleri yoktur; yahut geçmiş hikayelerinin başka kesimler nezdinde bir bilinirliği ve kıymeti harbiyesi yoktur. Yahut başkalarından bir şey öğrenmeye ihtiyaçları olmadığına dair bir kibirle malul olurlar.

Böylece bu yolu seçenler bir bakıma tarihi kendilerinden başlatıp bu tarihin yegane baş aktörü olma yolunu seçerler. Ama aynı zamanda da kendi yetiştirdikleri öğrencilerin hocası olmayı seçmekle kendi camiaları içinde kalmaya mahkum olurlar.

Bu itibarla da herhangi bir birlik planının öznesi olmaları mümkün değildir. Kendi mevcut bünyelerini palazlandırarak bir «önderlik» haline gelme kuruntusuyla kendi çöplüklerinde ötmeye mahkum horozlar olmaktan öte gidemezler. Bu gibilerin ekseri başka horozların aynı kümeste ötmesine tahammülleri de olmaz.

Oysa asıl yapılması gereken bambaşka mecralardan gelen ve farklı deneyimlerin hafızasına az çok sahip unsurları bir araya getirmek olmalıdır. Bu takdirde birbirleriyle yarışmak yerine farklı deneyim ve birikimleri buluşturarak kendinden öte kesimler üzerinde bir etki yaratmak mümkün olur. Ancak bu takdirde mümkün olabilir.

Elbette bu suretle hemen işçi sınıfına önderlik etme kabiliyeti elde edilemeyeceği açıktır. Ama tanımı gereği işçi sınıfının devrimci önderliği haline gelme iddiasını bünyesinde barındıran komünistlerle sınırlı bir muhataplık ilişkisi yaratıldığı takdirde vakti geldiğinde işçi sınıfına devrimci bir önderlik olarak gidişin sağlam bir adımı atılır.

Kimlere Nasıl Hitap Etmeli?

Muhataplar böyle seçilince bunlarla hangi dilde konuşulacağı da önem kazanır. İşte burası bilhassa yaşadığımız topraklardaki sol akımların pek çok ülkeden daha eski ve zengin tarihi itibariyle en çetrefilli alanların başında gelir.

Zira her akımın bünyesinde benimsediği görüşler uğruna nice ölümleri ve eziyetlerle zahmetleri göze almış militanların hatırası ve bunların toplamının oluşturduğu büyük bir çeşitlilikte muazzam bir birikim vardır. Bunların her bölmesinin kendine özgü bir tarihçesi olduğu gibi, bu tarihçeler boyunca oluşmuş farklı sözlükleri ve «jargonları» vardır. Öyle ki bazen farklı dillerde konuşulduğu izlenimine kapılmak işten bile değildir.

Belki de bu yüzden yeni bir dil ve yeni referanslar oluşturma eğilimi sık sık kendini gösterir. Hele geçmişiyle hesaplaşma ve bir muhasebe çıkarma ödevi kendini dayattığında bu çetin ödevin gereğini yapmak yerine, sıfırdan başlamak, bir başka ifadeyle tarihi bulunduğu noktadan başlatmak kolay gelir. Ama böyle başlayan bir dil ve üslup arayışı, eğer sıfırdan yeni bir dil oluşturma gayretkeşliğini davet etmemişse, yine dar bir çerçeveyle sınırlı kalmaya mahkumdur.

Böylece kendi örgütünü/çevresini palazlandırma tercihiyle başlayan kısır döngüyle buluşur. Başka hatta bambaşka yönlerden ve çok farklı deneyim ve birikimlerden gelenler nezdinde anlaşılması ve ilgi çekmesi pek zor bir mecrada gelişmeye mahkum olur.

Üstelik bu mecrada hiç değilse yarım yüzyıldır birbirleriyle öldüresiye mücadele etmiş olan akımlardan gelenlerin üzerine çöken trajik hatıralar ağır basmaya başlar ve bu da esasen ortak bir dille diyalog kurma çabalarının önünde başlı başına bir engeldir.

Bu itibarla, böyle bir ortak dilin ve lügatin nasıl bulunacağı ve oluşturulacağı sorunu önem kazanır. Ama doğrusu bu sorun kendi başına aşılamayacak bir engel oluşturmaz. Zira eğer komünist kimliği ve bu kimliğin temel referansları kalkış noktası olarak kabul edilirse herkesi buluşturabilecek ortak referanslar bulmak zor değildir.

Örneğin komünist kimliğinin ilk kez tarif ve ilan edildiği Komünist Parti Manifestosu böyle bir ortak referanstır. Bu programın zamanının geçtiği, günümüz dünyasının o zamankinden esaslı farklılıklar gösterdiği, bu belgenin kimi eksik yahut yanılgılarının olduğu konusundaki muhtelif ve muhtemel itirazlar ise önemli değildir. Zira bu kabil itirazlar da sonuçta Komünist Parti Manifestosu üzerinden tartışmaya engel teşkil etmez; bilakis tam da bunu davet eder.

Keza İkinci Enternasyonal’in ihanet içinde çöküşü hakkında muhtemel ve muhtelif tahlil yahut saptamalar olsa da bu enternasyonali referans alarak tartışmaya niyet edenlerin halen «Sosyalist Enternasyonal» olarak varlığını sürdüren bu sosyal-emperyalist kuruluşa yönelmiş olacakları ve komünist devrimcilerin muhatapları arasında değil başlıca hasımları arasında olacağı besbellidir. O bakımdan da basit ve sorunsuz bir ayıklama olacağı bellidir.

Öte yandan, sonrası hakkında ve değişik dönüm noktalarında muhtelif farklı değerlendirmeler olsa dahi, hatta bu enternasyonalin yanlış temellerde kurulduğunu düşünenler çıksa da, hiç değilse Lenin zamanındaki Komünist Enternasyonal’in temel belgeleri konusunda oldukça geniş bir mutabakat zemini bulmak zor değildir.

Bunlara paralel olarak yaşadığımız topraklarda komünist hareketin tarihçesi hakkında rivayet ve tutumlar muhtelif olsa da en azından kuruluş dönemi ve Mustafa Suphi zamanında Komünist Enternasyonal’in tasdikiyle kabul edilen programı hakkında da böyle nispeten geniş (TKP’den TKP/ML’ye kadar uzanan) bir mutabakat zemini vardır.

Nihayet emperyalizm çağının temel özelliklerinin artık geçerli olmadığı ve yeni bir dünya tarifi yapmak gerektiği hakkındaki yeni icatlara meyledenler veya SSCB’nin tarihe karışmasıyla dünya düzeninin esaslı bir değişime uğradığında ısrar edenler bir kenara bırakılırsa bu çerçevede de oldukça geniş bir mutabakat zemini vardır.

O halde başlangıçta ve sonuçta önemsiz olmayan farklı görüş ve saptamalar olsa bile bu temellerde bir diyalog ve tartışma zemini olduğu besbellidir.

O takdirde bu çerçevede oldukça geniş bir muhataplık zemini olduğu söylenebilir ve bunu sağlamak üzere çaba sarfetmek nafile olmaz.

Nihayet elbette muhataplar sadece bu geçmişten şu ya da bu biçimde gelen eski kuşaklardan ibaret değildir.

Hatta neredeyse her kesimde gençlere yönelmek ve gençleri kazanmak hedefi baskın bir eğilimdir. Ama gençlerin bu geçmişten haberdar olmadığı ve dolayısıyla onlara aykırı ve yabancı gelecek konuları öne çıkarmamak gerektiği hakkındaki yaygın refleks de esasen bu geçmişle yüzleşmekten ve ciddi bir muhasebe çıkarma konusunda eziyetli bir gayretten kaçınma refleksinden başka bir şeyi ifade etmez.

Oysa önceki kuşaklara kıyasla çok daha uzun bir gelecekleri olan genç militanların her şeyden önce geçmişin derslerine ihtiyaçları vardır. Bunu her vesileyle ifade eden genç militanlara rastlamak da zor değildir.

Ne var ki genç militanların ihtiyaç duydukları geçmişe dair hayat hikayelerinden ve maceralardan ziyade bu geçmişe hangi mercekten bakıp geleceğe ilişkin perspektiflerin hangi kılavuza göre çizileceği konusudur.

Bu itibarla genç militanların eğitiminin de geçmişin değerlendirilmesinde başvurulan temel referanslar olması gerektiği gayet açıktır. Böylelikle de genç ve genç olmayan tüm muhatapların ihtiyacı da ortaklaşır.

Dolayısıyla da komünist devrimcilerin bu ortak dili oluşturacak bir lügati oluşturabilecek temel referansları ortaya koyma yükümlülüğü esaslı bir ödevdir. Bu bakımdan muhatapların nereden bulunup nasıl seçileceğinden ziyade bunların hepsine birden hangi dille ve hangi referanslarla gidileceği önem taşır.

Eğer bahis konusu olan farklı kuşaklardan, farklı geleneklerden gelen ve aynı ortak hedefe birlikte yürüme iradesini ortaya koyan tüm kesimlerin birliğinin sağlanması için evvel emirde yapılması gereken bu ortak zeminin bu biçimde yani ortak bir hafıza ve dil yaratacak tarzda döşenmesidir.

Bunun ardından gelecek olan ve ancak böyle bir birliğin sağlanmasından itibaren gelebilecek olan sorun ise, bu mutabakatın ifade ettiği fikirlerin sınıfsız topluma yani komünistlerin nihai hedefine giden yolun başlıca öznesi olacağı tanımı itibariyle kabul edilen işçi sınıfına nasıl götürüleceği sorunudur.

Ne var ki zaten komünist tanımına içkin bir konu olan işçi sınıfına nasıl gidileceğine ilişkin değerlendirme ancak bu noktadan itibaren anlamlı bir tartışmanın konusu olabilir.

Zira işçilerin kendilerine övgüler düzen ve kuyruklarında sürüklenmeye razı olan fedakar militanlardan çok onlara yol gösterip bu yolda öncülük ödevini yerine getirebilecek bir devrimci komünist önderliğe ihtiyaçları vardır. Hatta daha vurguyla söylenmelidir, ki bu ihtiyacın kendiliğinden/kendi halindeki işçi hareketine bir bilinç olarak dışarıdan taşınabilmesi için bile evvela komünistlerin birliğinin sağlanması gerekir.

Telaşsız Sağlam Adımlarla İleri!

İşçilerin Birliği İçin,
Yaşasın Komünistlerin Birliği!

«Önce İşçilere Gitmek Gerekir» Hedefi Asıl Ödevi Savsaklamaktır

İşçilerin Birliğinden Önce ve Öncelikle
Komünistlerin Birliği Sağlanmalı

Hem Marksizm-Leninizm’e en genel veyahut en dar anlamında bağlı olma iddiasında bulunup hem de işçi sınıfına yönelme gereğine işaret etmekten vaz geçmek mümkün değildir. Zira Marksizme ve Leninizm’e göre «zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan» ücretli emekçiler sınıfı kendisiyle birlikte bütün sınıfları da ortadan kaldırabilecek yegane toplumsal ve tarihsel güçtür.

Buna göre işçi sınıfı ücretli kölelik koşullarından kurtulabilmek için sınıfları tümüyle ortadan kaldırmakla da yetinemez; sınıfların ortaya çıkmasına yol açan kadın-erkek, kafa-kol, kent-kır emekleri arasındaki toplumsal iş bölümüne de son vermesi gerekir. İnsanlığın tüm sömürü biçimlerinden ve eşitsiz toplumsal iş bölümü türlerinden kurtulması komünistlerin nihai hedefinin gereğidir. «Komünizm toplumsal işbölümüne son vermektir» (Bkz. Alman İdeolojisi) dendiğinde kastedilen budur.

O nedenle işçi sınıfının kurtuluşunun insanlığın kurtuluşunun yolunu açtığı söylenmiştir. Bu bakımdan komünistlerin işçi sınıfına yönelmesi onların nihai hedefiyle sıkı sıkıya bağlantılı bir zarurettir. Her hangi bir stratejik planın gereği yahut konjonktürün dayattığı bir gereklilikten ötürü değildir. Ücretli emekçileri ifade eden işçi sınıfı üretim araçlarının özel mülkiyet altında olmasının başlıca sonucu ve koşuludur. Bu nedenle de ücretli emek «sermayenin özel ve temel ürünü» diye tarif edilmiştir.

Bu itibarla modern işçi sınıfı üretim araçlarından tümüyle kopartılmış ilk ve tek üretici sınıf olan ücretli emekçiler sınıfıdır. İşçi sınıfı mahkum edildiği bu ücretli kölelik koşullarından kurtulmak için, yani kendi kurtuluşunu sağlamak için, ücretli kölelik düzeniyle birlikte insanın insanı sömürmesinin tüm biçimlerine de son vermek zorundadır. Ama böylece sınıflı toplumlar zincirinin bu en son ve gelişmiş biçimine son verirken aynı zamanda sınıflı toplumlara da nihai ve ebedi olarak son vermiş olacaktır.

Bu bakımdan komünizm iddiasını taşıyıp marksist leninist görüşlerde en yüksek ifadesini bulan devrimci sınıf bilincini işçi sınıfına dışarıdan taşımaktan vaz geçmek mümkün değildir. Kendini komünist (yahut aynı anlama gelmek üzere sosyalist) olarak tanımlayan ve Marksizm-Leninizme sadık olma iddiasında bulunan herhangi bir akımın hangi devrim stratejisini ve yakın yahut hedefi benimserse benimsesin işçi sınıfına yönelmemesi mümkün değildir; vaki de olmamıştır zaten.

Bunun yaşadığımız topraklarda ve yakın tarihteki en belirgin ifadelerinden biri 1977 1 Mayıs’ındaki tabloda görülebilir. O zaman DİSK ve bağlı sendikaların yönetiminde tartışmasız bir ağırlığı olan akımlar (TİP-TSİP-TKP başta olmak üzere) mitingin organizasyonunun kotarılmasında belirleyici inisiyatif ve sorumluluğu üstlenmişti. Bunlar resmi 1 Mayıs alanı olan Taksim meydanında herkesten önce konumlanmıştı. O zaman solu bölen ana eksenlerin başında uluslararası planda hüküm süren SBKP ve müttefikleriyle destekçileri/ÇKP ve müttefikleriyle destekçileri arasındaki uluslararası ölçekteki kutuplaşma geliyordu.

Bu kutuplaşmaya göre bir kesim Barbaros Bulvarı/Beşiktaş’ta toplanarak alana yönelmişti. Diğer kesim ise Şişhane/Tarlabaşı güzergahından aynı alana yöneliyordu.

Bu iki kutuptan daha küçük olmayan üçüncü ve bu kutuplaşmaya ilişkin duruşları nedeniyle «orta yolcu» olarak tanımlanan örgüt ve çevreler ise Barbaros/Ihlamur/Harbiye güzergahından alana yöneldi.

Bu tablonun neden üç parçaya bölündüğü ve hangi tarafta daha fazla işçi olduğu tartışması talidir. Bu bir yana üç öbekte yer alanların hepsinin de esas olarak 1 Mayıs’ta işçi sınıfının en ileri kesimleriyle buluşma azim ve isteğini taşıdığı tartışmasızdır. Üstelik devrim stratejisi bakımından rotanın kırlardan şehirlere doğru olması gerektiğini savunanlar da hariç değildir. O aşamada henüz tam şekillenmiş olmasalar da şu ya da bu biçimde kendilerini «Kürt Solu», «Kürdistanlı devrimciler» vb. diye tanımlayarak bir biçimde her üç öbekte de bulunabilecek olan Kürdistan kökenli olanlar da hariç değildi.

Demek ki o noktada hangi devrim stratejisini benimsemek ve hangi temel güce dayanmak gerektiği konusundaki esaslı farklılıklara rağmen ve iktidarın ele geçirilmesi için hangi yolun tutulması gerektiği konusunda da bir o kadar esaslı farklar olsa dahi, işçilere ve emekçilere (ki genellikle bu aynı anlama gelmese bile işçi sınıfı diye ifade edilir) yönelme gereğinin farkında olmayan akım mevcut değildi.

Halihazırda solu oluşturan muhtelif parti, örgüt ve çevrelerin hepsi o tabloyu oluşturan akımların içinden çıkmıştır ve bir bakıma o zaman var olan muhtelif akımların dolaylı yahut dolaysız türevleridir. Üstelik o günden bugüne o zaman var olan akımların önemli bir kısmı 80 öncesinde işçi sınıfına yönelme bakımından önemli eksiklik ve yetersizlikleri olduğu hakkındaki özeleştirel tartışmalar sonucunda bölünmüş yahut dönüşüme uğramışlardır.

Bu da göstermektedir ki solun herhangi bir bölmesinde işçi sınıfına veyahut daha doğru tanımıyla ücretli emekçilere yönelmeyi ve onlara devrimci sınıf bilinci olarak kabul ettikleri siyasal fikirleri taşıyıp bunlar arasından militan ve/veya taraftar kazanmayı hedeflemeyen akım mevcut değildir ve olmamıştır. Köylülüğü temel güç olarak kabul eden akımlar da hariç değildir. Kürdistan devrimini başlı başına ve ayrı bir hedef olarak kabul edenler de hariç değildir.

O halde işçi sınıfına yönelmek diye bir tartışma açmak ve buna göre ayrım çizgileri çekmek abesle iştigal olur. Ayrımlar olsa olsa kimi alt tariflere göre belirir. Örneğin büyük sanayi merkezlerini ifade eden fabrikalardaki işçilere yönelmek, hatta bu bağlamda öncelikle metal sektöründe veya genel olarak imalat sanayiinde çalışan/sömürülen işçilere gitmek gerektiği gibi konularda farklar doğabilir. Ama bu ayrımlar esasen belirleyici değildir. Zira modern teknolojiyle çalışan küçük bir fabrika ile daha eski bir teknolojiye dayalı büyük bir atelye arasındaki farkın önemini izah etmek zordur. Elektronik devre üreten küçük bir işletmede istihdam edilen emekçilerle yüzlerce bazan binlerce işçinin vardiyalarla çalıştığı madenlerdeki işçilerin arasında ayrım yapmak da içinden çıkılamayacak bir muamma olur.

«Üretimden gelen güç» gibi pek revaçta olan ama içi boş kavram da bu muammayı çözmede pek işe yaramaz. Zira ücretli emekçiler kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde üreticilerin belirleyici çoğunluğunu oluşturur. Kaldı ki bu üretimdeki rolleri esas alındığı takdirde ulaşım iletişim vb. gibi alanlar hepsinden fazla önem taşır ve aynı zamanda bunlar pek çok büyük fabrikadan daha çok emekçiyi ifade eder. Üstelik kimi stratejik mülahazalarla çok daha ehemmiyet taşıyan bir hedef olsa gerek.

Aynı şekilde modern bir küçük fabrika ile onlarca küçük imalathaneyi barındıran bir çok sanayi sitesi kıyaslandığında bunlardan hangisinin daha önemli bir alan olduğu konusunu tartışmak da akla ziyandır. Keza binlerce tarım işçisinin mevsimden mevsime de olsa büyük kitleler halinde çalıştığı alanlarda, yahut baraj yol vb. büyük inşaatlarda yine geçici olarak istihdam edilen emekçi kitleleriyle 15-20 işçinin sürekli çalıştığı bir modern fabrikayı stratejik bakımdan tartışmak da abes olur. Aynı bakış açısıyla sürekli sabit bir işyerinde çalışmadıkları halde aynı işverene bağlı olarak dağınık bir biçimde çalışan nakliye emekçileri vb. de öyledir.

Zaten tastamam bu karmaşık gerçeklik nedeniyle «işçi sınıfına/fabrikalara gitmeyi» temel hedef olarak benimseyenlerin hemen hemen hepsinin, hiç bu ayrıntılara girmeden nerede çalışma ve ilişki kurma imkanı bulurlarsa orada çalışmaya razı oldukları da bir gerçektir. Üstelik bu takdirde bile büyük fabrikalar şu ya da bu nedenle en başta gelmez. Demek ki asıl sorun işçi sınıfına gitmek yahut gitmemek bağlamında değildir.

Bu bakımdan soldaki muhtelif akım ve çevreler arasında esaslı bir fark yoktur. Bunu saptamak için uzun istatistikler yapmak yahut bunlara bakarak hareket etmek de saçma olur. Zira bu tablo gündelik gözlem ve deneyimler sayesinde fazla bir imkan ve birikime sahip olmadan da göze çarpar. Demek ki sorunu «işçi sınıfına gitmek/gitmemek» yahut işçilerin hangi kesimine öncelikle yönelip yönelmemek noktasında ele almak da beyhudedir.

Doğrusu esasen sorun yanlış tarif edilmektedir. Asıl cevabı bulunması/verilmesi gereken soru işçi sınıfı diye ifade edilen ücretli emekçilere gidip de ne söyleneceği, ne yapılacağı noktasındadır. Bu itibarla işçilerin neye ihtiyacı olduğu işçi sınıfının temel eksiğinin nerede olduğu sorusunu sorup buna yanıt bulmak ve bu yanıtı dile getirmek hepsinden önemli ve önceliklidir. Bunun da işçilere gidip ne istediklerini sormakla bulunamayacağı açıktır.

Her şeyden önce bu sorunun yanıtı soyut/teorik olarak bellidir veya bu düzlemde bulunup ifade edilebilir: işçi sınıfının çoktan beri Bolşeviklerinki gibi devrimci bir önderliğe sahip olmadığı besbellidir. Kendilerini bu niteliğe sahip olarak görenler açısından da bahis konusu olan bir hüsnü kuruntudur.

Çünkü önderlik niteliği kendi kendine yakıştırılabilecek bir sıfat değildir. Bu sıfatı atfedecek olan esas olarak ücretli emekçi yığınlardır. Onlar tarafından devrimci önderlik olarak görülüp benimsenen bir parti yahut örgüt de yoktur. Var olanların büyümesi yahut birleşmesiyle de bu niteliğe ulaşılamayacağı ise türlü başarısız girişimle bir çok kez sınanıp sağlaması yapılmış bir gerçekliktir. Kaldı ki işçi yığınlarının kimin peşinden gidip gitmediğine bakarak bile bir önderlik vasfının mevcut olup olmadığını anlamak gayet basit ve pratiktir.

Öte yandan bu iddiaya sahip olanlar yahut bu konuma erişme ihtiyacını ve arzusunu hissedip azimle bu noktaya varmak isteyenler her vesileyle anlaşma sağladıkları başka örgüt ve çevrelerle bir araya gelip birlikte benimsedikleri ortak hedefe gitmek için bitip tükenmeyen girişimlerde bulunmaktadır. Bu girişimler nispeten kalıcı ittifaklardan, anlık yahut az çok sürekli eylem birliklerine, cephelere veyahut kanatlı parti oluşumlarına kadar uzanır. Hepsinin ortak paydalarının başında da «işçi sınıfına» yahut daha genelleştirilmiş haliyle «emekçilere ve ezilenlere yönelmek» hedefinin bulunduğunu görmek zor değildir. Hiçbirinin bir başına bir önderlik vasfı taşımadığı da sadece buna bakarak görülebilir.

Bu bağlamda bir nevi «kolektif önderlik» anlamına gelebilecek çözümler kendini dayatır. Kah «asgari müştereklerde buluşmak» öne çıkabilir, kah daha ilkesel esaslar üzerinde bir mutabakat sağlamak daha çok önemsenir. Bunlar da aynı akım ve çevreler bakımından zaman zaman yer değiştiririr. Değişmeyen unsur ise üzerinde anlaşılan esasların mutlaka işçi sınıfı ve emekçilere ulaştırılması hedefidir.

Bu kısır döngünün temelinde işçi sınıfının tam olarak neye ihtiyacı olduğu konusundaki muğlaklık yatar. İşçi yığınlarının davranış ve yönelimlerine bakılırsa onların öncelikle daha iyi şartlarda daha az çalışmak ve bu çalışmanın karşılığında kendilerinin ve bakmakla yükümlü oldukları bireylerin temel ihtiyaçlarını (yeme içme, barınma, dinlenme ve kimi başka manevi ihtiyaçlar gibi) elde etmek istedikleri besbellidir.

Bu itibarla «işçi sınıfına gitmek gerekir» vurgusunu ısrarla tekrarlayanların oraya gittiklerinde ne işitecekleri peşinen bellidir: «Bize ne getirdiniz ve bizden ne istiyorsunuz?»

Bu durumda işçilere birleşip bu temel ihtiyaçları için ekonomik/sendikal bir mücadeleyi birlik içinde yürütmelerini vazetmek ise beyhudedir. Zira işçiler çok uzun zaman öncesinden beri bunu kendiliklerinden idrak edip bu yönde örgütler kurmuş ya da bu tür örgütlenmelere yönelmiştirler. Aynı zamanda da bunun bir çıkış yolu olmadığını da ilk fark edenler onlar olmuştur.

Bu nedenledir ki çoktan beri ve dünyanın her yerinde sendikal örgütlenmeler ve sendikal mücadeleler (kimi anlık ve kısmi somut talepler etrafında gelişen hareketler bir yana) daima işçilerin küçük bir kısmını en azından ezici çoğunluğu ifade etmeyen bir kısmını cezbeden örgüt ve hareketler durumundadır. Bu durum esasen çok geniş çaplı deneyimler sonucunda birbirlerini takip eden işçi kuşaklarının kendi deneyimleriyle idrak ettikleri bir bilincin ifadesidir. Yani bir bakıma sadece üretici bir güç olarak mütalaa edilen işçiler gayrı ihtiyari olarak ve daima bir siyasal önderliğe muhtaç olduklarının farkındadır. O nedenle oldum olası siyasi hareketlerin peşinde gittikleri de bir olgudur.

Nitekim Britanya’da işçilerin yığınsal olarak peşinden gittiği ilk büyük hareket olan Chartist hareketi de düpedüz siyasi bir hareketti. Sadece bu örnek bile işçi sınıfının ilkin ekonomik ve sendikal mücadeleyle başlamadığını anlatır.

Öte yandan işçilere yönelirken «bizim işçilere ihtiyacımız var» anlamına gelecek bir tutumla gitmenin de işçiler arasında itibar görmeyeceğini anlamak zor olmasa gerekir. Zira kapitalist de işçilere yönelir onları kalabalık ve üretici bir güç olarak görüp bu özelliklerini istismar etmeyi amaçlar. Bu itibarla işçilere onların «üretimden gelen güçlerinden» yararlanmak üzere yaklaşmanın akla getireceği, kapitalistin yönelimine benzer bir yönelim olur. Burjuva sosyalistleri ekseri bu yaklaşıma sahiptir.

Oysa bundan büsbütün ve esaslı biçimde farklı bir yönelimle gitmek gerek. Yani işçilerin ücretli kölelik koşulları nedeni ile kendiliklerinden ve kendi başlarına yerine getiremeyecekleri bir şeyi götürmek üzere gitmek gerekir.

İşçilerin kendiliklerinden örgütlenmelerinin ilk örneklerinin kendini gösterdiği Britanya örneği aynı zamanda uzun süre ve hala dünya çapında etkisini gösteren eğilimleri ifade eder. Bunların ortak paydası işçilerin birliğini sağlamaya yönelik hareketler olmasıdır. Aynı zamanda da işçilere yönelme dürtüsüyle hareket eden pek çok sosyalist akımın işçilerin kendiliğinden hareketlerinin kuyruğunda sürüklenmesi bu mecrada gelişen oldukça kalıcı eğilimlere hayat vermiştir. Bu eğilimlerin belirleyici özelliği ise «uvriyerizm» de denilen işçi kuyrukçuluğu ile malul akımlar olmalarıdır.

Somutlamak gerekirse insanlığın kurtuluşunun koşulunun işçi sınıfının ücretli kölelikten kurtuluşu olduğunu kavrayıp buna inanmış, bu anlamda komünizmi meslek edinmiş profesyonel devrimcilerin bağımsız örgütle gidilmelidir. Bu örgütün aynı zamanda ücretli kölelik düzeninin sürmesini teminat altına almakla yükümlü olan burjuva diktatörlüğü ile mücadele içinde sınanmış ve ona teslim olmamış bir örgüt olduğunu göstermesi de mutlaka lazımdır.

Bu örgüt kapitalistlerden farklı olarak işçilerden bir şey isteyen bir örgüt değil, «ücretli kölelikten kurtulmanız ve bu kölelik düzenine son vermek için lazım olan en önemli şeyi yani bir devrimci partiyi size karşılıksız olarak sunuyoruz. Çünkü bizim sizin çıkarlarınızdan farklı çıkarımız yoktur. Tüm insanlığın kurtuluşu için de bu ücretli kölelik düzeninin son bulmasına ihtiyacımız var» diyerek gitmesi gerekir.

«İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır» saptaması doğrudur ve elden bırakılmaması şarttır. Ama bu esasen ücretli kölelik düzeninin sürmesini teminat altına alan burjuva diktatörlüğünün hükümeti devrimci partinin bağımsız eylemiyle yıkıldıktan sonra başlayacak bir geçiş dönemi için söylenmiştir.

Ücretli kölelik zincirlerinden kurtulan işçi sınıfının kendi kendini ve kendisiyle birlikte tüm insanlığı kurtaracağı tarihsel eylem ancak bu dönüm noktasından itibaren başlayabilir. Bunun için bu hedefe kilitlenmiş ve işinin ehli ve sınanmış profesyonel devrimcilerden oluşan bir partiye ihtiyaç vardır. Bu partinin iktidarın fethine kilitlenmesi ve sadece bu kerteye hazırlanması Babeuf’ten Blanqui’ye ve başka pek çok akımın makus talihiyle görüldüğü gibi beyhudedir.

Aksine bu son aşamaya kadar işçilerin kısmi taleplerle veya kendiliklerinden kalkıştıkları muhtelif eylemlerde somut olarak bir önderlik yeteneğinin sınanmasını da gerektirir. Bu işçi yığınlarının güvenini kazanmak için şarttır. İşte işçilerin kendi başlarına ve kendiliklerinden yaratamayacakları olan budur. Devrimcilerin başlıca ödevi de bunu yaratıp muhafaza etmek ve kendi bağımsız eylemiyle burjuva iktidarını alaşağı ettikten sonra «biz üzerimize düşeni yaptık bu andan itibaren bütün siyasi iktidar sizindir» diyebilecek partiyi yaratmaktır. Doğrusu Bolşeviklerin 1917 kasımında yaptığı da özetle bundan ibarettir.

Kimilerinin bu tasvirden anladığı gibi, bütün bu süreç işçilerden bağımsız olarak gelişemez. Onların pasif seyirciler olarak izleyeceği bir süreç de olamaz. Vurgu bunun için işçilerin hatırı sayılır bir kısmının partiye üye olması ve onun disiplini altında bulunması gerekmediği noktasındadır.

Zira bahis konusu olan sadece bir devrimci örgüt yaratmaktan ibaret değil de işçi sınıfına önderlik etme yeteneğine sahip bir devrimci parti kurmak ise bu partinin işçi yığınlarının güvenini pratik içinde kazanmayı becermiş bir parti olması şarttır.

Böyle bir parti işçilere gidip «işçiler partiye» çığlıkları atan bir parti olmamalıdır. Zira bu neredeyse «işçiler iş başına fabrikalara» diyen kapitalistin çağrısına benzer. Aksine işçilere giden bir devrimci parti size sizin kendi başına yaratamayacağınız muazzam bir aleti size getirdik diye gitmelidir. Bütün işçileri partiye üye olmak için kuyruğa girmeye de asla çağırmamalıdır. Aksine Lenin’in hatırlattığı gibi «devrimci sınıf bilincine sahip bir işçiyi fabrikada bırakmak cinayettir» fikrini kılavuz edinmelidir. Elbette Komünistler Birliğinden ve Birinci Enternasyonal’den beri bilinmektedir ki bu tür devrimci örgütlerin kurucuları ve militanlarının arasında hatta başında işçi sınıfının mücadeleleri içinde deneyim kazanmış komünist devrimciler olacaktır.

Ama bir kez ücretli kölelik zincirinden kurtulup devrimci bir partinin militanları haline geldiklerinde artık işçi olan veya olmayan ayrımı kalmaz ve bunların hepsi profesyonel devrimciler, meslekten komünistler olarak eşitlenir.

Bu itibarla «işçi sınıfına gitmek gerekir» fikri soyut olarak değil «işçi sınıfına bir devrimci partiyle gitmek gerekir» somutluğu içinde söylenmelidir. O zaman Komünist devrimcilerin öncelikli ödevinin bu partinin çekirdeğini yaratıp büyütmek ve muhafaza etmeyi becermek olduğu söylenmelidir. İşçilere gitmek, işçilerin birliğini sağlamak vb. hedefleri öne çıkarmak arabayı atın önüne koşmaktan başka bir şey olmaz. Komünistler ancak bu öncelikli ödevlerini yerine getirdikten sonra işçilere «size sizin kendi başınıza yaratamayacağınız devrimci partiyi getirdik» diyerek gitmelidir.

Bunun için de bu olmadan «işçilerin birliğini sağlamak» üzere işçilere yönelmenin bir kıymeti harbiyesi olmaz. Aksine bu tür yönelimlerle herhangi bir önderlik vasfı kazanmak mümkün değildir. Aksine bu tür girişimlerin sonuçta kitlelerin kendiliğindenliğine teslim olmaktan ve onların kuyruğunda sürüklenmekten kurtulması mümkün değildir. Oysa kitle hareketinin yahut işçilerin kendiliğinden eylemlerinin peşinde sürüklenen herhangi bir oluşumun önderlik niteliği taşıma iddiasında bulunması da bahis konusu olamaz.

Kaldı ki leninist tanımına göre «kendiliğinden hareket» devrimci bir partinin önderliğinde gelişmeyen bütün hareketleri kapsar. Bu bakımdan bu niteliğe sahip bir partinin olmadığı koşullarda gelişen hareketlerin tamamı kendiliğinden hareketlerdir. O nedenle bu hareketlerin hepsine dışarıdan ve örgütlü biçimde bir devrimci bilinç taşıyacak bir partinin eksikliği temel sorundur. bu eksikliğin saptanması sadece işçi sınıfının temel ihtiyacını ifade etmekle kalmaz; insanlığın kurtuluşu da bu sorunun çözülmesine bağlıdır.

Öte yandan bu sorunun çözümünün ancak kitle hareketinin yükseldiği bir aşamada bulunabileceği fikri de oldukça yaygın ve oldum olası revaçta olan bir fikirdir. Örneğin bu fikrin en ünlü savunucularından biri Rosa Luxembourg idi. Luxembourg bunu teorik olarak formüle edip savunmuştu da. Ona hiç bakmadan ve onu referans olarak kabul etmeden de aynı sonuca varmak imkansız değildir. Zira aynı sonuca el yordamıyla varmak da zor değildir. Nitekim çoktan beri ve mütemadiyen bu denklemin kurulduğunu görmek pekala mümkün.

Marksizm zeminini terk etmeden yapılacak bu tür akıl yürütmelerin hepsinin Luxembourg ile aynı ölçekte trajik sonuçlara varması şart değildir; ama bundan öte gidemeyecekleri kesindir.

Buna karşılık marksizm zeminini terk edip daha ileri giden örnekler ise eksik değildir. Örneğin Çin devrimi deneyimi ve ÇKP bunlar arasında sayılabilir. Bu deneyimin marksizm zemininde yer aldığını iddia edenlerden samimi olanlar dahi Marksizm-Leninizme Maoizm katkısını ekleyerek bunu ifade etmek zorunda kalmaktadır. Küba vb. örnekler de aynı ölçekte bir katkı iddiası taşımasalar da daha uzak sayılmaz. Her halükarda herhangi bir akımın emekçilerin ve ezilenlerin önderliği konumuna erişmek için ille Marksizm-Leninizm çizgisinde hareket etmesi gerekmediğini söylemek mümkün ve gereklidir. Nitekim böyle tanımlanabilen pek çok örnek mevcuttur.

Uzaklara gitmeden bulunabilecek en yakın ve büyük ölçekteki bir örnek PKK/KCK örneğidir. Marksizm zemininden daha eski bir zemine sıçrayan bu örnek büyük olması ve gerçek anlamda bir önderlik vasfı taşıması itibariyle dikkat çeker. Bu çapı sayesinde de fütursuz bir biçimde Öcalan/Bookchin dolayımıyla Marksizmden Proudhoncu bir çizgiye yönelmiştir. Bir bakıma bu hareketin sahici bir önderlik vasfı taşıdığı tartışmasız olmalıdır. Hatta önderlik vasfı taşıyan bir akımdan bahsedildiğinde ne anlaşılması gerektiğini oraya bakarak tarif etmek mümkündür. Bunun gibi başka örnekleri tarihte ve başka coğrafyalarda bulmak da imkansız değildir. Ama daha kolay görülebilecek olması ve aşinalığı nedeniyle bu örnek üzerinde durmak yararlı olur.

Kuşkusuz PKK/KCK hareketinin bu konuma erişmesinde kimi elverişli nesnel koşulları saymak mümkündür ve böyle yapanlar az değildir. Ama aynı nesnel koşullar çerçevesinde var olan çok daha büyük ve daha köklü kimi akımların (PSK, KİP, Kawa, Rızgari gibi) aynı mertebeye ulaşamadıkları hatta pek çoğunun neredeyse yitip gittikleri açıktır. Keza kimi statükolara sarılarak ayakta kalabilen örnekler de vardır. Ama her halükarda Ankara’dan ve Fis köyünden yola çıkan bir avuç Kürdistanlı devrimcinin inisiyatifi ile meydana gelen PKK/KCK örneğinin müstesna olduğu bellidir.

Ne var ki bu örneğin komünist devrim hedefini benimseyenlerin değil bu hedefi revizyona tabi tutanlar için benimsenebilecek bir örnek olduğu da bir o kadar tartışmasız olmalıdır. Nitekim bir vakit kadim TKP’yi Türkiye’de tarihinde görülmeyen bir mertebeye çıkartan ve bir bakıma «74 atılımının» mimarı olan (ve bu gelişmenin mekaniğine vakıf olduğu söylenebilecek olan) kadrolardan ayakta kalanların önemli bir kesiminin değilse bile, önemli unsurlarının (başta TV’de ve yayınlarda danışmanlık kisvesi altında güzellemeler yapan Veysi Sarısözen gibi) bugün bu hareketin himayesine sığınmış olmaları da tesadüf değildir. Onlar da TKP’yi 70’li yıllarda eriştiği mertebeye taşımak üzere yola çıkarken bir avuçtular ve en azından PKK/KCK kadar müstesna bir çok nesnel/maddi imkanları istismar ederek gelişmiştiler.

Buraya kadar PKK/KCK örneği bağlamında tasvir edilen önderlik vasfı elbette komünist devrim hedefini terk etmemiş olan ve bunun pusulasını elde etme arayışı içinde olan komünistlerin imreneceği bir örnek değildir. Zira her şeyden önce uzun zamandır insanlığın temel sorunu işçi sınıfının devrimci önderliği sorununa indirgenmiş olduğu doğru bir ifade olsa da bundan herhangi bir önderlik eksikliğini anlamamak gerekir. Eksikliği hissedilen bu bağlamda en ileri örnek olan Bolşeviklerin deneyimlerinden çıkarılması gereken derslerdir. Ancak bu derslerin masa başında ve tarih okumaları yapılarak çıkarılabileceğini zannedenler teori-pratik ilişkisinin marksist diyalektik kavranışından uzaklaşmış olanlardır.

Bırakalım Bolşevikleri aşma iddiasını, bolşevizmin derslerini çıkartıp onu aşabilmek için bile önce onların ortaya koydukları ve Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde en yüksek ifadesini bulan bu dersleri kuşanarak devrimci faaliyetin içine girmek gerekir. Zira Lenin’in vurguladığı gibi bu «devrimci bilinç teorik değil hatta teorik olmaktan ziyade pratik» bir çabayı gerektirir. (Bkz. Ne Yapmalı?) Demek ki bu işe girişebilmek için bile önce ortak referanslar temelinde komünistlerin birleşmesini sağlamak gerekir. Öncelikli olan budur. Çünkü işçilerin devrimci bir sınıf olarak birliğini sağlamak için komünist bir önderliğin kılavuzluğu şarttır.

Önce işçilerin birliğini sağlamak üzere işçilere yönelmek ise bu öncelikli ödevden yan çizmek anlamına geleceği gibi, gerçekten işçilerin birliğinin sağlanmasına varamayacaktır. Bu nedenle Komünistlerin parti birliğini sağlamadan önce işçilerin birliğini sağlama sevdasıyla önce işçilere gitmek asıl ödevin yerine getirilmesine yaramadığı gibi, işçilerin devrimci bir sınıf olarak birliğini sağlamaya yaramaz.

Demek ki işçilerin birliğinden önce komünistlerin birliğini sağlamak ve bu birliği bir devrimci partiyle taçlandırmak öncelikli ve üzerinden atlanamayacak bir ilk hedeftir. Ancak bu takdirde işçilere yönelmenin devrimci bir anlamı ve sonucu olabilir. O halde bunun için komünist kimliğinden neyin murat edildiğini ortaya koymakla başlamak gerektiği açıktır. Zira bu konuda rivayetin muhtelif olduğu malum.

Ancak bu noktadan itibaren, «bizim birleşmesini hedeflediğimi komünistler bu tanıma uyanlardır» dedikten sonra birinci ödeve girişilebilir. Ondan sonra işçilerin bir komünist önderlik altında işçilerin birliğinin nasıl sağlanacağı konusu komünistlerin birliğini sağladıklarında mutabık olan komünistlerin işi olacaktır.

O bakımdan bu gün işçilere eli boş olarak gitmeyi bir kenara bırakıp işçilere ne ile gidileceği konusu üzerinde yoğunlaşmak gerekir. İşçilerin birliğine kafa yormaktan önce komünistlerin birliği konusuna yoğunlaşmak gerekir. Hiç kuşku duymamak gerekir ki sermayenin ücretli köleleri neye sahip olmadıklarını herkesten fazla bilmektedirler ve ihtiyaç duydukları parti kendini gösterdiğinde bunu ilk fark edip ona itibar edecek olanların başında da onlar gelecektir. İşçilerin devrimci bir önderlik etrafında birliği de asıl o zaman sağlanır.

Komünistler önce sadece kendilerinin yapabileceği ve yapmak zorunda oldukları işleri yapmakla işe başlayıp, birlikte saptadıkları öncelikli işlerini kotarmaya yoğunlaşmalıdır. Zira bu başkalarına bırakılırsa kotarılamayacak bir iştir.

Yorum bırakın