Paris’te Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi’ne Yapılan Saldırıya Nasıl Bakmak Gerekir?

Saldırının Ardında Erdoğan ve MİT’den Önce Fransa’nın Gizli Servisleri Aranmalı



«Bu Kimin Ne İşine Yarar?» başlıklı 1913 nisan tarihli bir yazısına Lenin şu sözlerle başlamıştı:

“«Cui prodest» diye bu kimin ne işine yarar anlamına gelen Latince bir deyiş var. Bazı görüşleri tutumları vs. hangi önemli kimselerin, hangi toplumsal yahut siyasal çevrelerin hangi güçlerin savunduğu hemen anlaşılmıyorsa daima bu soruyu sormak gerekir: «bu kimin ne işine yarar?»

Önemli olan bir siyasi tutumun saptamanın savunuculuğunu kimin/kimlerin yaptığı değildir. Kapitalizmin halihazır sistemi çerçevesinde herhangi bir para babası herhangi bir fikrin savunusunu yapsın diye istediği kadar avukatı, yazarı, din adamını, milletvekili veya profesö­rü işe alabilir, satın alıp kendi hesabına çalıştırabilir. Burjuvazinin şeref ve vicdan ticareti bile yapabildiği bir bezirganlık çağında yaşıyoruz. Burjuva ortamlarında hüküm süren fikirleri körü körüne ve düşünmeden savunmayı alışkanlık edinmiş enayiler de az değildir. Hayır, hayır siyasi mücadelede belli fikirlerin savunusunu doğrudan doğruya kimin üstlendiği önemli değil. Önemli olan bu görüş ve tutumların kime yaradığıdır.” (TE c.19, sf. 43)

Lenin bu yazısında somut bir savaş çıksa da çıkmasa da milliyetçilik ve şovenizm vurgulu söylem ve yazıların en çok silahlanma, savaş araç ve donatımları üreten kapitalistlerin işine yaradığını ileri sürmek için yazmıştı. Ama pekala aynı mantık herhangi bir çetrefilli olayın yahut gelişmenin muammasını çözmek için de aynı yaklaşımı benimsemek gerekiyor.

Bugünlerde Kürt hareketini ve dostlarını haklı o­larak en çok meşgul eden Paris’teki katliama da bu öğüt ışığında bakıldığında ne görüldüğüne ve neyin görülmesinin daha isabetli olacağını ele almakta yarar var. Bu yaklaşım sadece bu olayın iç yüzünü anlamak için gerekli ve yararlı olmakla kalmaz; daha büyük yahut daha önemsiz gelişmelerin şifresini çözmek için de komünist devrimcilerin kulağına küpe olmalıdır.

Bu Saldırıyı Kimler Nasıl Tarif Ediyor?

Her şeyden önce bu katliamın hemen ardından başlayıp hala süren ve kuşkusuz daha da sürecek olan tepki ve protestolara dikkat çekmeli. Belli ki protesto eylemleri 10 yıl önce üç Kürt devrimcinin benzer biçimde katledilmesinin yıldönümünde ivme alarak sürecektir.

Böyle olması gayet tabiidir zira Kürtler Fransa’daki yabancıların en büyük kısmını oluşturmasa da bunlar arasında en örgütlü ve en siyasallaşmış olan kitleyi oluşturmaktadır. Avrupa çapında belli başlı Avrupa’lı örgütlerden daha kalabalık ve canlı eylemler örgütleme kapasitesine sahiptirler.

Öte yandan son saldırının gerçekleştiği mahalle de kuruluşundan beri hep mülte­cilerin yuvalandığı bir yer olsa da 80’li yıllardan beri bilhassa Kürdistanlıların yoğun olduğu bir mahalledir. O mahallenin dar anlamda sınırlarının bir ucunda daha ziyade siyah Afrikalılar, öbür ucunda da Çinliler bulunur. Bir başka deyişle kurban arayan bir «yabancı düşmanı!» için en cazip mekanlardan biri olduğu söylenebilir. Mamafih bu topluluk içinde en kalabalık olanlar nispeten eylemler ile öne çıksalar ve esnafın önemli bir kesimi onlardan olsa da Kürtler değildir. Ama bizzat orada yaşıyor olmasalar da, alış-veriş buluşma etkinlik yapma vesilesiyle Türkiyeli ve Kürdistanlıların yoğun olduğu bir vakıadır. Ahmet Kaya Kürt Kültür merkezinin de oradaki en gösterişli ve büyük mekan olması da bundan ileri gelir.

Saldırının Gerçekleştiği Mahalle
«Bobolaşma»Yolundaydı

Bununla birlikte son beş altı yıldır büyük garlara olduğu gibi şehrin en büyük meydanlarından birine ve en büyük alış veriş merkezlerine yakınlığı itibariyle bu Parislilere göre «yabancıların işgali altındaki» mahalle, sistematik bir «bobolaşma» doğrultusunda dönüşüme uğramaktadır.

«Bobolaşma» «bohem burjuva» teriminin kısaltmasıdır. Daha önce de Paris’te yabancıların yoğun olduğu kimi mahalleler böyle bir bobolaşma furyası sonucunda kimlik değiştirmiştir. Örneğin Bastille meydanının civarı bunlardan biridir. Bir bakıma bu dönüşüm Fransız kolonizasyon geleneğinin bir yansımasıdır. Dönüşümden kasıt ucuzcu dükkanların ve konfeksiyon atelyelerinin vb. büyük hava parası bedelleriyle devralınıp daha lüks ve fantezi ürünlerin pazarlandığı dükkanlara dönüşmesiyle ucuzcu restoranların yerine pahalı ve lüks bar ve restoranların açılma­sı ile başlar. Böylece bunların müşterilerinin mekana yerleşmeye başlamasıyla kiraların giderek artmasıyla devam eder. Bu sürecin sonunda mahallelerin çehresi kadar sakinlerin sosyal profili de büyük ölçüde değişir. İşte Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi böyle bir ortamda yer almaktaydı.

Katil ilk ifadesinde önce tamamen yabancıların yaşadığı komşu beldelerden birinde (Saint-Denis) keşif yaptıktan sonra bu mahalleyi seçtiğini söyledi. İsim benzerliğine rağmen iki alanın esas farkı büyük Saint-Denis sakinlerinin neredeyse tamamı yabancı ve göçmenlerden teşkil ederken saldırının olduğu mahalle giderek düpedüz Fransız/Parislilerin yerleşmeye ve kalabalıklaşmaya başladığı bir mekan olmasıdır. Buradan çıkartılması gereken sonuçlardan biri William M.’in esas olarak kimlere bir şey duyurmak istediği hakkında olsa gerektir. Böyle bir meczup tetikçi Kürtleri ve devrimcileri ürkütüp korkutmak mı istemiştir; yoksa Fransızlara bir mesaj vermeyi mi daha çok önemsemektedir?

William M.’nin orada kendisine müdahale eden Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilere ilk söylediği laflardan biri «ben yabancı düşmanı/ırkçıyım» oldu. Nitekim polis kayıtlarından anlaşıldığına göre daha önce de (bu sefer kılıçla ve başka bir mahallede) yabancılara saldırıp bu nedenle tutuklanmış ve 13 gün önce adli kontrol tedbiriyle şartlı salınmış olması da bu ifadesini kanıtlayan bir olgudur.

Ama civarda siyah veya Arapça konuşan Afrikalıların yanısıra, Pakistanlı/Hintli/­Çinliler başta olmak üzere Asya’lılar daha ziyade göze çarpan bir çoğunluk oluşturduğu halde neden Kürtlerin hedef alındığı hala izaha muhtaç bir konudur.

Bu ayrıntı kuşkusuz işin içinde bilhassa Kürtleri ve onların en siyasallaşmış kısmını hedef alan siyasi bir tercih olduğunu düşündürmek için yeterlidir. Nitekim bu husus nedeniyle ilk andan itibaren olayın bir siyasi saikle meydana geldiğinin düşünülüp söylenmesi gayet tabiidir.

Kürtlerin Hedef Seçilmesi
Kimin Nasıl Bir Tercihi?

Kürtlerin hedef seçilmiş olması elbette bir siyasi tercihtir. Ama tercihin kimin tercihi olduğu ve nasıl bir tercih olduğu her zaman öyle ilk bakışta şıp diye varılan sonuçla aynı olmak zorunda olmaz; nitekim değildir. Ama bu ilk izlenim gibi anlaşılmasının istendiği tartışmasız olmalıdır.

Paris’in solun ortak adayı olan Belediye Başkanı olayın bir «ırkçı saldırı» olarak lanetlenmesi gerektiğini söyledi. Genel olarak değişik eğilimlerden soldan gelen değerlendirmeler de öyleydi; zaten bu katilin kendi beyanıyla da örtüştü.

En ılımlısından en radikaline kadar sağdan gelen değerlendirmeler ise daha çok emniyet ve adalet sisteminin gevşekliğinden şikayet edip bu kurumların daha sıkı ve etkili bir denetim kurması gerektiğine vurgu yaptı. Bir anlamda baskı tedbirlerinin yetersizliğine vurmayı tercih ettiler ve suçun üzerlerine yapışmaması için de «ölenlere rahmet yakınlarına baş sağlığı» dilemeyi ihmal etmediler.

Daha ortada gezinen yorumcular ise daha ziyade olayın bireysel boyutu üzerinde durup katilin zaten sabıkalı olduğu, akli dengesinin yerinde olmadığı vb. gibi hususları öne çıkardı.

Saldırının ilk elden muhatabı olan Kürt hareketi ve Türkiye solundan akımlar ise tereddüt etmeden bu cinayetin ardında Erdoğan iktidarının ve MİT-Kontr gerilla örgütlerinin olduğunu öne çıkardı.

Bu bağlamda bir yandan Fransa’nın kendisine sığınanlara karşı yükümlü olduğu koruma işlevini yerine getirmediğinden şikayet edenler, Fransa’nın TC hükümeti ve Erdoğan’a karşı yeterli sertlikte tepkide bulunmayışını kınayanlar ve Fransız hükümetini bu mülahazalarla işbirlikçi olarak suçlayanlar egemendi. Saldırının ardından yapılan eylem ve etkinliklerde en çok öne çıkan bu hususlardı.«Katil Erdoğan» sloganı bütün eylem, yazılama ve bildirilere damga vurdu.

20 yıldır bütün siyasi baskı ve cinayetlerin ardında Erdoğan’ın başında olduğu hükümetlerin bulunmasının akla gelmesi gayet tabiidir. Bu son saldırı da bu bakımdan ne bir ilktir ne de son olması beklenmelidir. Ama olayın bu yönü ayrı ve özel bir vurguyu gerektiren bir özgünlük taşımaz. Çünkü çok daha kapsamlı ve yaygın bir çerçevede dinmeden sürmektedir. Ayrıca ölenlerin özel olarak seçilmiş olup olmadığına da bakıp üzerinde düşünmek gerekir.

Öldürülenlerin arasında en çarpıcı kişi daha önce Rojava’da savaşmış, komutanlık yapıp yaralanmış olan Evin’dir. Onun hedef olması elbette dikkat çekicidir. Ama yine de bu saldırının doğrudan doğruya Evin’i ortadan kaldırmak için tasarlandığını söylemek için onun kimliğinden başka herhangi bir veri yoktur.

Zira o da sık sık pek çoklarının yaptığı gibi hava almak sigara içmek için derneğin önündeki merdivenlerde bulunanlardan biriydi. Daha önce Rojava’da yaralandığı gibi bir konumda değildi.

Bu bakımdan on yıl önce katledilen Sakine (Sara) çok daha net bir biçimde seçilmiş bir hedefti. Üstelik o zaman hedef alınan mekan Ahmet Kaya Kültür Merkezi gibi çok bilinen bir mekan da değildi. Aksine o mekan çok az kimsenin bildiği ve kitlelerin gelip gitmediği özel bir ortamdı. Bu nedenle o zaman hedefin başta Sara (Sakine) olduğu söylenebilir.

Bu durumda Sakine Cansız ile aynı yahut benzer mertebede bir kayıp olan Evin’in özel olarak hedef seçildiğini söylemek o kadar doğru değildir.

Evin’in o sırada dernekte bulunmasının nedeni birkaç gün sonra on yıl önceki saldırının anma etkinliklerinin organizasyonu için bir toplantının gündemde oluşuydu. Geciken toplantı sırasına denk gelse muhtemelen Evin gibi daha çok kimse olacaktı merdivenlerde. Ama toplantı bir saat ileri ertelenmişti.

Öte yandan 9 Ocak’taki anma etkinliklerinde çalıp söyleyecek olan Mir Perwer de aynı toplantı için derneğe geliyordu. Abdurrahman arkadaş ise sık sık yaptığı gibi karşıki lokantada yemek yiyordu. Bir başka saat olsa muhtemelen orada olmayacaktı.

Yolun sonundaki berber dükkanı ise katilin talihsizliği oldu. Kürtlerin işletip traş oldukları mekana birkaç kişiyi daha vurmak üzere sakin sakin girdikten sonra silahı tutukluk yaptı. Çantasındaki şarjörlerden birini takmak isterken ilk ateşte vurulan bir devrimci yaralı haliyle katili yere yıktı. O anda berber dükkanına üşüşen çevredeki başka devrimciler onu iyice hırpaladıktan sonra dışarı çıkarıp nihayet kendilerini belli eden polislere teslim ettiler.

Oysa mahalle yüzden fazla kamerayla sürekli izlenmektedir ve bir o kadar sivil yahut resmi polisler sürekli devriye gezmektedir. «Sıradan olmayan» uyuşturucu alış verişlerinde, yankesicilik veya ciddi kavga durumlarında anında müdahale eden bu polisleri o sıra orada sokakta yoktu.

Ayrıca katili derneğin önünde indirip kaybolan beyaz aracın plakasının tespit edilip edilmediğine dair bir bilgi de henüz yok. Bilinen sadece polise teslim edilen katilden başka kimsenin henüz göz altına alınmış olmadığıdır. Anında çağırılan ambülanslar ise neredeyse bir saat gecikerek olay yerine geldi. İlk tespitlere göre de yaralıların kan kaybından öldükleri söylendi.

Katilin Profili

William M geniş bir silah koleksiyonu olan ve bir atış kulübüne üye bulunan birisi. Daha önce de farklı kökenlerden yabancılara yönelik muhtelif saldırıları olmuş. En son yaptığı kılıçlı saldırı nedeniyle bir yıl kadar tutuklu kalmış ve son olaydan 13 gün önce adli kontrol altında şartlı salıverilmişti. Elbette silah bulundurma ve taşıma yasağı olduğu için kullandığı silahı bir tanıdığından aldığını beyan etti. Amaz o tanıdığın ele geçirildiğine dair bir bilgi yok.

Katilin dernekten berbere giderkenki video kayıtlarında hiç telaş etmediği; hatta berbere girerken de gayet sakin olduğu görülüyor. Adeta köşeyi dönüp gideceğinden eminmiş gibi davranıyor. Söz konusu berber dükkanının da önceden hedef olarak seçildiğine dair bir belirti yok. Daha ziyade silah sesleri nedeniyle meraklanmış insanların bulunduğunu görünce sakin sakin «bir de bunlara sıkayım» diye gitmiş gibi görünüyor. Ama kendisini yere yıkıp döven Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilere «Kahrolsun Kürtler» değil «ben yabancı düşmanı/ırkçıyım» diyor.

Ama civarda siyah veya Arapça konuşan Afrikalıların yanısıra, Pakistanlı/Hintli/Çinliler başta olmak üzere Asya’lılar daha ziyade göze çarpan bir çoğunluk oluşturduğu halde neden Kürtlerin hedef alındığı hala izaha muhtaç bir konudur. Besbelli özellikle Kürtlere ve onların devrimci/örgütlü kesimine yönelik bir planlı eylem söz konusudur. Daha önce bir başka mahalleye gidip sonra burayı tercih ettiği de bir palavra olsa gerektir. Paris’te yabancı bulmak için Enghien sokağına gelinceye kadar yüzlerce mekan vardır.

Şimdi bu kaba çizgilerle çizilen resme bakınca, MİT/Kontrgerillanın Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 13 gün önce içeriden çıkan bu adamla temasa geçip söz konusu saldırıyı yapması için görevlendirdikten sonra eline bir silah tutuşturup üç devrimci Kürdü katlettirdiğine hükmetmek akla gelecek ilk olasılık olabilir mi?

Tercih Kimin Tercihi?

Kürtlerin hedef seçilmiş olması elbette bir siyasi tercihtir. Ama tercihin kimin tercihi olduğu ve nasıl bir tercih olduğu her zaman öyle ilk bakışta şıp diye varılan sonuçla aynı olmak zorunda olmaz; nitekim değildir. Ama bu ilk izlenim gibi anlaşılmasının istendiği tartışmasız olmalıdır. Kimin böyle bir algının oluşmasında yararı olduğunu ve bu tercihi kullandığını bulup çıkarmak önemlidir.

Her şeyden önce tetikçinin arkasında Erdoğan ve MİT/Kontrgerilla olduğunu söylemek adeta bir refleks gibidir. Bu tespite belli bir düşünme ve tahlil sonunda varılmadığı besbellidir. Keza Fransızlar cephesinde de benzer bir refleks gelişti: bir kez muhtelif kanallardan Paris’in Onuncu Bölgesinde ırkçı saldırı olduğu haberi yayılınca neredeyse herkes olayın bir ırkçı saldırı olduğunu söylemeye peşinen hazırdı.

Hiç kuşkusuz ellerinde binlerce Kürdün ve devrimcinin kanı olan AKP/MHP koalisyonunun ve daha derinde ola başka TC kurumlarının üç tane daha devrimci Kürdün katledilmesinden hayıflanmayacakları açıktır. Zaten «en iyi Kürt ölü Kürttür» veya «vatanı ve bayrağını sevmeyen Kürtler ve devrimciler ülkeyi terk etsin» diye düşünüp söyledikleri sır değil. Ayrıca tam da o sırada Başure Kürdistan’da bir kez daha baltayı taşa vurdukları bir harekat yürütmekteydiler ve bu harekat sırasında başka nicelerinin yanısıra kahramanca direnen 11 gerilla şehit düşmekteydi.

Yani Erdoğan ve hükümetinin katil olduğunu haykırmak için Paris’in Enghien sokağında üç Kürdistanlı devrimciyi katletmek için meczup bir Fransız tetikçiyi bulup göndermelerini beklemeye gerek yoktu. Ayrıca bu iş için içeriden yeni çıkmış bir fransızı buluncaya kadar muhtelif eylemler sırasında olduğu gibi katledilen devrimcileri anmak için yapılan 25 aralıktaki miting sırasında kurt işareti ve bayrak göstererek provokasyon yapanlar gibi birilerinin bulunup görevlendirilmesi bile pek ala mümkün ve daha makul olurdu.

O halde «bu William M. aslında kimdir ve kimin talimatı ve organizasyonuyla bu saldırıyı gerçekleştirmiştir?» sorusu giderek çetrefilli bir hale gelmektedir. İşte tam da bu tür durumlarda daha fazla hafiyelik yapmak yerine Lenin’in hatırlattığı soruyu sorarak çetrefili çözmek gerekir.

Bu Eylem Kimin Nasıl İşine Yarar?

Her ne kadar Tayyip Erdoğan ve şürekasının birkaç tane daha devrimci Kürdün katledilmesinden memnuniyet duyacağı tartışmasız olsa da yaklaşan seçimlerde öteden beri kendisine oy veren ve giderek uzaklaşmakta olan Kürtlerin daha fazla uzaklaşmasına yol açabilecek herhangi bir gelişme en az onun işine gelir. Hele oldukça büyük bir seçmen kitlesine sahip olduğu Avrupa kentlerinin hemen hepsinde sokaklarda binlerce göstericinin «katil Erdoğan» diye haykırarak bu yürüyüşe katılmayanların da dikkatini çekerek yürümesi herhalde en çok arzu edeceği şeylerden değildir. Üstelik anlaşılan o ki bu gösteriler seçimlere kadar etkisi artarak sürecektir. Kuşkusuz bu durum Millet ittifakının da işine gelmektedir. Onlar ise üç maymunu oynayarak yani olan biteni görmezden duymazdan gelerek sevinçle karşılamaktalar.

Hiç kuşkusuz protesto eylemlerinde kendi seçmenlerinin aktif olarak yer alıp «katil Erdoğan» sloganları atmasından da rahatsız değiller.

Tartışmasızdır ki Cumhur ittifakının diyasporadan aldığı oyların azalmasında bu gelişmelerin de payı olacaktır. Demek ki böyle bir gelişmeye yol açma ihtimali yüksek olan bir tertip en başta Erdoğan ve destekçilerinin işine gelecek değildir. O yüzden Erdoğan bu eylemler sırasında polisle çatışmaların olmasını arabaların yakılmasını vb. işaret ederek katliamdan hiç söz etmeyip «beslediğiniz yılan sizi de sokar dememiş miydik? bu teröristlere kucak açarsanız sizin de başınızı belaya sokarlar» demekle yetinmektedir.

Öte yandan değişik renklerden Fransa solunun bileşenleri değişik dozlarda ve tonlarda ve elbette samimi ve sahici destek ve dayanışma motivasyonlarıyla bu saldırıyı telin etmektedir. Protesto eylemlerine katkı sunmaktadırlar. Fransa’nın resmi tutumunda olduğu gibi PKK’ye mesafeli duran sosyal şovenler ise sessizliği tercih etmektedir.

Hükümete gelince, doğrusu bilhassa İç işleri bakanı Darmanin’in yabancılara ilişkin yaklaşımıyla hükümetin sağındaki muhalefeti temsil eden Marine Le Pen (Milli Toparlanma Partisi-RN = eski Milli Cephe-FN) ve Eric Zemmour’un (Reconquete= geri alma/yeniden kazanma partisi) aşırı sağ denen yabancı düşmanlığı çizgileri arasında büyük fark yoktur. Ama tam da aynı nedenle gelecek seçimlerde eğer karşısına soldan bir aday çıkmazsa Macron’un partisinin başlıca rakipleri bunlar en başta da Le Pen’inki olacak.

Bu itibarla katil William M.’nin «ben ırkçıyım/yabancı düşmanıyım» diyerek neyi kastettiği çok belli değildir. Ama hiç kuşkusuz hükümetin işine gelen Fransa’da büyük tepkilere yol açan bu katliamın sorumluluğunun Macron ve Darmanin’in rakiplerinin üzerinde kalmasıdır.

Bu durumda herhangi bir konspiratif örgütün maşa olarak kullanmak isteyeceği William M. gibi bir tetikçinin ardında hangi konspiratif güçlerin olduğuna kafa yorarken ilk akla gelebilecek olan herhalde MİT ve Kontrgerilla olmasa gerektir. Mamafih böyle bir düşünce iki  nedenden ötürü belirebilir.

Neden Akla İlk Gelen Erdoğan?

Birincisi yoğun çatışmalar içinde olanların karşılarındaki en yakın düşmanı en melun ve tehlikeli düşman olarak görmeleri ve her türlü melanetten onu sorumlu görmeleri gayet tabiidir ve çoğu zaman da yanlış olmaz. Nitekim bir yandan DBP’ye yönelik operasyonlar olurken, HDP’nin tepesinde kapatılma tehdidi sallanırken, ve bir kez daha bir sınır ötesi saldırı yol alırken üç devrimci Kürdün katledilmesi karşısında Türkiyeli solcuların ve Kürdistanlıların «Katil Erdoğan» diye haykırmalarında şaşılacak bir şey olmaz.

İkincisi MİT ve Kontrgerilla’nın TC sınırları içinde olduğu gibi bilhassa son zamanlarda sınır ötesinde «nokta operasyonları» diye anılan suikastler tertiplediği herkesin bildiği sırlardandır. Bu itibarla MİT ve Kontrgerillanın yahut onların da derinliklerinden beliren kimi özel kuvvetlerin bu tür tertipler yaptığını işitmek yadırgatıcı olmaz veya düşünmek pek aykırı gelmez.

Ne var ki bu düşünceleri görelileştirmek için akıldan çıkarılmaması gereken bir husus daha vardır: Her ne kadar Lenin’den beri emperyalizm ve mali oligarşi kavramlarının yanısıra siyasi iktidarın temerküzü ve merkezileşmesi hakkındaki saptamalar sıklıkla hatırlanıp tekrarlanır olsa da bu yapı bünyesinde açık çatışmalara kadar varabilecek keskin bir rekabet olduğu da söylenir. Bütün bunların yanısıra emperyalist dünya sisteminin aynı zamanda hiyerarşik bir düzen içinde olduğu ve bu hiyerarşinin ancak büyük paylaşım kavgalarının sonuçlarına göre yeniden düzenlendiği ekseri unutulur. Bir vakitler (birinci paylaşım savaşının sonuna kadar) bu hiyerarşinin üst basamaklarında yer alan Osmanlı imparatorluğu oradan aşağı düşmüş bir «alt lige» inmiştir.  Ama yirmi yıldan beri kendini Osmanlı padişahları gibi görme sevdasında olan Erdoğan’ın devletin başına geçmesinden beri taraftarları kadar rakipleri hatta karşısında olanlar da onu kendisine yakıştırdığı kisve altında görmeye alışmış durumdadır. «Tek Adam diktatörlüğü» efsanesi buradan türer. Oysa o «çakma sultan» çıplaktır. Hele son zamanlarda ancak MHP+BP+VP’nin iğreti koltuk değnekleriyle ve kendi kurduğu kurumlardan ve yaratıp beslediği sermaye güçlerinden destek alarak ayakta durabilmektedir.

Öte yandan Fransa’da finans kapital adına hüküm süren ve onun bekçiliğini yapan emperyalist devlet daha ziyade kendine biçtiği «insan hakları ülkesi» ve «demokrasinin beşiği» kisveleriyle algılanmaktadır. Bilhassa kendi ülkelerindeki «faşizmden» kaçıp kendilerine kucak açan «Fransız demokrasisine» iltica edenler arasında yaygın bir algıdır bu. Zaten siyasi iltica müessesesi de tam da bu algının oluşması için icat olmuştur. Bu itibarla başlangıçta SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelenleri cezbetmek için iş gören bu mekanizma şimdi hala sürmektedir ve işlevi/işleyişi değişmiş değildir. Hüsnü kabul görmek için geldiği yere çatıp sığındığı yere şükranlarını sunmak şarttır.

Bu derin tabloyu akıldan çıkarmadan asıl konuya dönmek gerekirse….

Paris’te üç Kürt devrimciyi katleden tetikçinin ardında bir «derin» güç vardır. O güç sola (hem Fransız hem Türkiye soluna) hakim olan söylemin aksine TC devleti, Erdoğan ve kontrgerilla değildir. Zira edalarına bakıp aldanılmadığı takdirde bunların dünyanın öteden beri en büyük emperyalist güçlerinden birinin bağrında ona rağmen herhangi bir operasyon yapacak kudretleri yoktur. Buna karşılık iki tarafın da öyle bir algı oluşmasında çıkarları vardır. Bir taraf kendi mahallesindeki imajını canlı tutmak için adeta aleyhindeki sloganlardan ve öfkeden beslenme gayretindedir. Öteki taraf yani Fransa’nın da bu işte dahli olmadığının düşünülmesinde çıkarı vardır. Hatta biraz içine kuşku duyanların «Katil Erdoğan İşbirlikçi Macron yahut Fransa» diyerek rolleri ters yüz etmeleri de bilhassa Fransız hükümetinin işine gelir. Ne var ki bu durumu idrak edebilmek için emperyalist hiyerarşide iki devletin yerini dosdoğru görmek ve unutmamak gerekir. Fransa kendi başkentinde başka devletlerin gizli servislerinin operasyon yapmasına göz yummaz bilakis bunu kendi suçlarını örtmek üzere kullanır. Türkiye aleyhinde kitle gösterileri olması ve bu sırada polisle çatışmaların olup ortalığın karışması da bu doğrultuda kullanılabilecek bir durumdur. Nitekim başka bir durumda Paris’i çevreleyen bütün banliyölerin ayaklandığı 2005 yılında Paris’e giriş çıkışlar kısıtlanıp yasaklanarak bu eylemlerin başkente bulaşması aynı hükümet tarafından pek ala önlenmiş buna izin verilmemişti. Kıyaslandığı takdirde görülür ki bütün banliyölerden hata komşu ülkelerden Paris’te gösteri yapmak üzere gelen Kürtlere engel olma yönünde bir çaba olmamıştır. Nitekim tastamam öyle olmaktadır.

Öte yandan yakın zamana kadar Erdoğan’ı destekleyen ve giderek uzaklaşmakta olan Macron’un Erdoğan sonrası Türkiye üzerine hesap yapması da şaşırtıcı olmamalıdır. Muhtemelen iptal olan Almanya gezisinin ardından Kılıçdaroğlu’nun Fransa’da ağırlanması da sürpriz olmaz. Bu durumda Macron Bay Kemal’i sokaklarında kalabalıkların «Katil Erdoğan» diye haykırdıkları ve duvarlarında benzeri yazı ve afişlerin olduğu bir iklimde ağırlaması açıktır ki gelecek için esaslı bir yatırım olur. Kuşkusuz «beşli çete»ye giden arpalıkların bir kısmının Axa ve Oyak gibi holdinglere yönelmesi de «pastanın üstündeki çilek» gibi olur.

Bu bakımdan Macron ve Darmanin’in açıktan açığa biz «”Cumhur ittifakına” karşı “Millet itti­fakını” destekliyoruz» demesi uygun olmasa da dolaylı olarak bizim de «bu gelişmeye katkımız bu olsun» demek isteyeceğini düşünmek yanlış olmaz.

Bu tür değerlendirmeler karşısında sık sık «komplo teorileri kurmamak lazım» gibi itirazlar duymak alışılmış bir durumdur. Oysa zaten siyasi iktidarın mali oligarşinin elinde temerküz edip merkezileştiği emperyalizm çağı tam da emperyalist tertiplerin en sık görülebileceği ve görüldüğü bir iklimi ifade eder. Bu durumda tertiplerin olması olağandır. Nitekim bu saldırının Erdoğan ve Kontrgerillanın bir komplosu olduğunu söylemiyor mu? Aradaki fark bir komplonun olup olmamasından değil asıl faillerin dosdoğru görülmeyişinden ileri gelmektedir.

Nihayet tertiplerin sırrını deşifre etmek üzere kılı kırk yarmak yerine Lenin’in öğüdünü hatırlamak daha isabetli olur. Bu saldırının ardından Erdoğan ve hükümetine onun emrindeki gizli servislere karşı Fransa’da en çok siyasallaşmış olan hem kalabalık hem de örgütlü bir kitleye sahip olan Kürtlerin sokaklara döküleceğini tahmin etmek için çok güçlü öngörülere sahip olmaya da gerek yoktur. Nitekim tastamam öyle olmuştur. Bunun Erdoğan’a yaramadığı apaçıktır.

Buna karşılık bu karambolde Fransız hükümetinin ve gizli servislerinin asli sorumluluğu gözden gizlenip onların güvenilir ve adil olduğuna dair bir görüntü sağlandığı ve yanısıra bundan şüphesi olanlar nezdinde de iktidardaki partinin başlıca rakiplerinin sorumluluğu olduğuna dair bir görüntü doğduğu da besbellidir. Gelecek yıl senatonun kısmen yenileneceği seçimlere giderken bundan kimin yararlanacağını tahmin etmek de zor olmasa gerektir.

Kuşkusuz işin doğrusu tam olarak Fransız gizli servisinin arşivlerinin (Rusya’da olduğu gibi) iktidara gelen proletarya hükümeti sayesinde açığa çıkacaktır. Bu somut gelişme oluncaya kadar da böyle devrimlere önderlik etme iddiasını taşıyan komünistler analizlerini Lenin’in öğütlerini akılda tutarak ve emperyalizm çağının finans kapitalin hüküm sürdüğü hiyerarşik bir dünya sistemi olduğu, «burjuva demokrasisinin burjuva diktatörlüğü olduğu» hakkındaki tespitleri unutmadan yol almaya devam etmek gerekir.

Fransa’nın Sorumluluğunun Gözden
Kaçırılması ve Mülteci Solculuğu

Ne var ki bu kusur ve zaafları sorunun kavranmasına engel olsa da bu yanılgının ardında bir de o kadar masum olmayan bir etken vardır O da siyasi mültecilerin sığındıkları ülkeye dair çarpık yaklaşımlarından ileri gelir.

1951 Cenevre Konvansiyonuna göre ihdas edilmiş olan siyasi mültecilik kurumu Soğuk Savaş dönemi de denilen dönemde ortaya çıkmış bir anlaşmadır. Bundan murad edilen bütün insaniyetçi kisvelerine aynı doğrultudaki tarif ve yorumlara rağmen son derece siyasi bir projedir. Bilhassa Doğu Avrupa’dan insanların kendi ülkelerindeki baskı ve kötü uygulamalardan yetersiz yaşam koşullarından mağdur ve şikayetçi olduklarından bahisle, özgürlük ve demokrasi toprağı olduğu propaganda edilen Batı dünyasına göçmelerinin önünü açmak üzere tasarlanmıştır. Elbette siyasi mültecilerin BM ve AB fonlarıyla desteklenen kimi maddi imkanlarla, öncelikli vatandaşlık hakkı vb. avantajlarla da teşvik edilmektedir. Buna karşı artık mevcut olmayan Berlin duvarı Doğu Avrupa’nın bir yanıtı olmuştur.

TC bu konvansiyona on yıl sonra ve şerhli olarak imza koymuştur. Bu şerhe göre o zaman Avrupayla sınırı olmayan Türkiye sadece Batı’dan yani Doğu Avrupa’dan gelenlere siyasi mülteci statüsü tanıyacağı Doğu’dan gelenlere bu statüyü vermeyeceği konusunda bir kayıt koymuştur. Bugün bilhassa Suriye’den gelenler olmak üzere Doğu’dan Türkiye’ye göçmenler bu nedenle Cenevre Konvansiyonundan yararlanamamaktadır. En fazla geçici/süreli koruma statüsü (o da herkese nasip olmaz) elde edebilmektedirler. Aynı nedenle bu göçmenlerin statüsünün ne olduğu büyük ölçüde belirsizdir.

Siyasi mültecilik statüsü elde edebilmek için geldiği ülkede baskı ve tehditlere maruz kaldığı hayatının ve güvenliğinin tehlikede olduğunu kanıtlayan belgeler sunmak birinci koşul ise, bir önemli koşul da sığınığı ülkede bilhassa hükümet karşıtı siyasal faaliyette bulunmayacağına dair açık örtülü beyanda bulunmak da vardır.

Fransa’ya 60’lı yıllarda başka Avrupa ülkelerinde olduğu gibi «misafir işçi» olarak gelen Türkiyeliler de vardır. Ama bunlar daha çok sanayi bölgelerindedir. İkinci bir dalga da 1978 Maraş katliamının ardından gelen Elbistanlılardır. 12 Eylül’ün ardından ise özellikle Paris bölgesi bilhassa devrimci ve sosyalistlerin rağbet ettiği bir alan olmuştur ve bu furya içerisinde en kalabalık topluluk en çok son 20 yıldan beri PKK yanlısı Kürdistanlılardır.

Bu siyasi mülteci kitlesi genellikle Fransa’ya ilişkin siyasi eylemlere pek katılmaz veya sembolik/temsili bir katılımla sınırlı kalır. Örneğin 2005’teki banliyö ayaklanmalarında oraların sakinleri oldukları halde belli bir varlık göstermemişlerdir. Kendilerini de ilgilendiren bir sorun olduğu halde «Kağıtsızlar» hareketinde son derece orantısız bir varlıkları olmuştur; «Sarı yelekliler» eylemlerinde de öyle. Katılıp kendilerini gösterdikleri eylemler ise daha çok sendikaların ve sol siyasi partilerin eylem ve etkinlikleridir. Bilhassa 1 Mayıs mitinglerinin en kalabalık ve gösterişli kortejlerini oluşturanlar da (biraz da 1 Mayısların Türkiye’de müstesna bir öneminin olması nedeniyle) onlardır.

Bu tür eylemlerde de son günlerde olduğu gibi bir somut vesile olsa da olmasa da en çok öne çıkarılan Türkiye’deki baskılar ve gelişmeler olmaktadır. Ne var ki genellikle barış, ve TC’nin askeri operasyonları ve katliamları öne çıkmakla birlikte asla Fransız emperyalizminin sınır ötesi operasyonları ve baskılarına yönelik hiçbir eylem/ etkinlik yapılmış değildir. Oysa Fransız özel kuvvetleri Mali’de 9 yıldır (Bu Barkhane operasyonu geçen Ağustos’ta sona erdi)kirli operasyonlarını yaparken Türkiyeli ve Kürdistanlı mültecilerin herhangi bir eylem e etkinliği olmadı. Keza yine yakın zaman önce (62 yıl sonra!) Orta Afrika’dan geri dönen meşum Fransız birlikleri konusunda da. Tabii Ruanda’daki soykırımda  müdahil olan emperyalistlerden Fransa olduğu halde o konuda da bir tepki görülmüş değildi.

Ayrıca haklı olarak Öcalan üzerindeki tecriti her fırsatta dile getiren Türkiyeli ve Kürdistanlı mülteciler, örneğin Sudan’da Öcalan’a yönelik komploya çok benzer bir operasyonla Sudan’da yakalanıp 1994’ten beri çok ağır bir tecrit altında tutulan Venezuella/Filistinli devrimci Carlos (İliç Ramirez Sançez)veya 1984’ten beri benzer koşullarda tutsak olan Lübnanlı devrimci Georges İbrahim Abdallah gibi Fransız zindanlarında tecrit edilenler hakkında akılda kalan bir dayanışma eylem ve etkinliği pek yoktur. Abdallah hakkında salıverilmesi için 1999’da bir yargı kararı olduğu halde hala tutuklu ve tecrit altındadır. Ha keza yakın zamanda nihayet salıverilen Action Direct militanları yahut nihayet birkaç yıl önce salıverilen İtalyan devrimcileri için de öyle.

Buna karşılık her eylem ve etkinlikte Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilerin en çok attığı sloganlardan biri «Yaşasın Uluslararası dayanışma!»dır ve bizimle dayanışma içinde olun anlamına gelir.

Bu kısa hatırlatmalar bir dayanışma duygusunun eksikliğinden ziyade Fransız Emperyalizmi karşısında pek kendiliğinden olmayan bir suskunluğun ifadesidir.

Elbette her devrimci önce kendi burjuvazisine karşı mücadele etmekle yükümlüdür. Ama mülteci devrimciler senelerdir sığındıkları ülkelerde yaşamaktadır ve oradaki devrime karşı sorumlulukları vardır. Bu aynı zamanda geldikleri ülkeye karşı sorumluluklarını yerine getirmenin de bir koşuludur. Zira Fransa gibi emperyalist devletler aynı zamanda Türkiye ve Kürdistan’daki sömürü ve mezalimin de en başta gelen fail ve sorumlularıdır.

Hiç kuşkusuz bu durum enternasyonalizm konusunda bir çarpık bilinci yansıtır. Oysa bir devrimci enternasyonal hareketin olmayışından en çok muzdarip olması gerekenler Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilerdir. Daha önemlisi de somut durumda bunun için somut olarak öncülük etme kabiliyetine nesnel olarak sahip olanların başında onlar gelir. Komünistler Birliği’ni ve Birinci Enternasyonal’i kuranların o zamanın devrimci mültecileri olduğu hatırlandığında bu husus daha çok önem kazanır. Esasen Paris’teki son katliamın çetrefilini çözmek ve hesabını sormak için de emperyalist Fransız makamlarından adalet dilenmek yerine böyle bir girişime öncülük etmek gerekir.

Kaldı ki katil Erdoğan ve MİT olduğu takdirde dahi, emperyalizm olgusu akıldan çıkarılmadığı takdirde onlar asıl suçlu Fransız emperyalizmi işbirlikçi demek doğru olmaz zira bu ilişki hiyerarşik bir ilişkidir ve Türkiye bu ilişkide Fransız burjuvazisinin ve onun devletinin üzerinde değildir.

Komünist Devrimcilerin ödevlerinden biri de kendiliğinden hareketlerin peşinde sürüklenmek yerine bu gerçekleri onlardan çıkarsanan bilinci ve ödevi hatırlatıp yerine getirmek için çabalarını arttırmak olmalıdır.

Yorum bırakın