Komünist Kimliğinin Çerçevesi

Komünist Kimliğinin Çerçevesi ve
Komünistlerin Birliği Hedefinin Somut Anlamı

Komünist kimliği ilk defa Komünist Enternasyonal’in kurulması ve bu kimliğin çerçevesini net bir biçimde çizerek tarif etmesiyle ortaya çıkmış değildir. 1789 Fransız devriminin ateşi içinde Babeuf ve takipçilerinin çığlığıyla dile gelen komünist kimliği ilk kez 1848’de Komünist Parti Manifestosu’nun yayınlanmasıyla tanımlanmıştır.

Avrupa’da (yani dünyada) bir «komünizm heyülasının» kol gezdiğini söyleyerek başlayan Komünist Parti Manifestosu «Komünistlerin görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini açıkça, bütün dünya önünde açıklamalarının ve partinin kendisine ait bir manifestoyla bu “Komünizm Heyulası” masalına karşı çıkmalarının zamanı gelmiştir» diyerek komünist dendiğinde ne anlaşılması gerektiğini ilk kez açık seçik ortaya koymuştu. O gün bugündür komünist kimliğini benimseme iddiasında olanların temel başvuru kaynaklarının/referanslarının başında bu kimliğin ilk kez tarif edildiği Komünist Parti Manifestosu olmalıdır. Komünist kime denir sorusu­nun cevabının nerede aranması gerektiği de bu bakımdan net olmalıdır. Komünist kimliği Komünist Parti Manifestosu’nda tarif edilendir.

Ne var ki Komünist Parti Manifestosu ile bu kimliğin yeniden yerli yerine konduğu Komünist Enternasyonal’in kuruluş kongresi arasında uzun dolambaçlı ve yanılsamalar yayan bir süreç vardır.

Komünist Parti Manifestosu’nun yayınlanmasıyla bu manifestonun ardındaki örgütün tasfiye edilmesi arasında çok kısa bir zaman geçmiştir. Bu noktada kopan kızıl ipin ucu hemen tutulabilmiş de değildir. Hatta komünist kimliği de bu süreç içinde adeta unutulmuş yerini bir başka kimliğe, sosyal demokrat, bazan da sosyalist kimliğine bırakmıştır. İlginçtir bu kopuşta baş rolü oynayanlardan biri Komünist Parti Manifestosunu ezbere bildiği rivayet edilen, oportünist Ferdinand Lassalle’dir.

Her ne kadar kendisine mahsus olmasa da ona atfedilen ve Marx’ın sert eleştiriye tabi tuttuğu «ücretlerin tunç kanunu» Lassalle’e özgü yaklaşımların başında akla gelir.

Ama asıl dikkate alınması gereken ve onun önünü açtığı daha önemli iki siyasal tutum vardır.

 * Bunlardan birincisi genel oy hakkının toplumun çoğunluğunu olan işçilerin kurtuluşu için önemli bir adım olacağı iddiasıydı.

 * İkinci ve daha çok bilineni de bu hedefe devletin müdahalesine karşı olan, o zamanın alman liberallerinin yaklaşımının tam aksine, «demokratikleşmenin» hükümetin güçlü adamı Bismarck ile müzakere ve uzlaşma yoluyla sağlanabileceği kanaatiydi.

Böylece Lassalle hükümetlerle işbirliği uzlaşma içinde işçilerin lehine kazanımlar elde edilmesinin yolunu ilk açan oportünistlerden oldu. Genel oy hakkı fetişizmi bir yana bunu, Bismarck gibi, esasen bu genel oy hakkının önündeki başlıca barikatlardan birini temsil eden birisi ile oportünist manevralar yaparak elde etme hülyası Lassalle’in özgün oportünist çizgisinin ana damarını oluşturdu.

Lassalle siyasete yeniden döndüğünde Alman Emekçilerinin Genel Birliği (Allgemeiner Deutscher Arbeiterverein- ADAV) adı altında bir örgüt kurdu. Almanya’nın değişik bölgelerinde aktif bir siyasal ajitasyon çalışmasına girişti. Lassalle’in kurduğu parti Almanya’nın ilk işçi partisiydi ve örgütün amaçlarının başında genel oy hakkının gerçekleşmesi gelmekteydi.

Bununla birlikte, her ne kadar yayın organının ismi «Yeni Sosyal Demokrat-der Neue Social-Democrat» olsa da, komünizm sıfatının yerine sosyal demokrat kimliğinin geçmesi başlı başına Lassalle’in icadı değildir.

Marksistler Hep Lassalle ile Mesafeli Oldu

Marx ve arkadaşları (bir ölçüde Lassalle’in Bismarck ile oportünist manevralara girişmesinin de etkisiyle) onun kurduğu örgüte katılmamışlardı. Marx ve Engels’e nispeten yakın olan Auguste Bebel ve Wilhelm Liebknecht (Karl’ın babası) başta olmak üzere, onlara yakın olanlar Eİsenach’taki kongrelerinde SDAP (Sosyal demokrat İşçi Partisi) adında bir parti kurmuşlardı. Bunlara «Eisenach’çılar» da denirdi.Daha sonra Engels’in de hatırı sayılır gay­retleriyle kurulan ve genellikle İkinci Enternasyonal diye bilinen enternasyonalin resmi ve oriji­nal adı ise «İşçi Enternasyonali» idi. Komünist Enternasyonal’in kurulmasını takiben İkinci ve «İki buçukuncu (Kautsky taraftarları) enternasyonal»lerin birleşmesi ile yeniden kurulan bu örgütün adı 1923’te «Sosyalist Enternasyonal» oldu.

ADAV ve SDAP’nin birleşmesi yönündeki girişimlerin ardında sadece Lassalle’ciler yoktu. Sahiden Marx’la yakın ilişkide olanlar da vardı. Bu birleşik parti hala varlığını sürdürmekte olan SPD’nin (Sosyal Demokrat Partisi) kurucuları oldu (bu partinin adını değiştirip SPD adını alması 1891’de oldu). Marx bu girişimi eleştirel bir gözle izledi. Onun (ölümünden sonra, 1891’de ) oldukça geç keşfedilen «Gotha Programı hakkında Eleştirel Notlar»ında, reformist ve devrimci kanatların buluştuğu bu birliğin programındaki Lassalle etkisi ve genel olarak reformist karakteri eleştiriye tabi tutulur. Bu eleştiriler daha sonra Lenin’in «Devlet ve İhtilal»inde de önemli bir yer tutacaktır.

Ama devrimin hay huyu içinde bu yarım kalmış kitabın bolşevik militanlar tarafından ne kadar okunup sindirildiği oldukça şüphelidir. Nitekim Lenin’in genel olarak devlet ve burjuva diktatörlüğü hakkındaki temel saptamaların yanısıra komünizm hedefine geçişin aşamalarını en net biçimde ortaya koyduğu bu kitabı yazıldığı zaman, Bolşevikler sosyal demokrasi ve ikinci Enternasyonal çizgisinden koptukları halde, henüz komünist kimliğini benimsemiş ve kuşanmış değillerdi. RKP ismini 1918’de aldı.

Sosyal demokrat ve Komünist kimliklerinin bu dolambaçlı ve uzun serüveni akla getirildiğinde komünist kimliğinin yerli yerine oturtulmasının ve temel referanslarının açık seçik belirtilmesinin anlam ve önemi biraz daha netlik kazanır.

Türkiye’de Komünist Kimliği

Kaldı ki yaşadığımız topraklarda da uzun zaman komünist kimliği yerine daha çok sosyalist veya devrimci kimliği benimsen­miş bazıları da bunu «bilimsel sosyalizm», «işçi sınıfının bilimi» gibi etiketlerin arkasına saklamıştı. Kimileri ise Komünist kimliği bir doktrin gibi Marksist-Leninist vurgusuyla öne çıkarmayı tercih etmişti. Kendilerini bunlardan ayırt etmek isteyen troçkistler «devrimci marksist» etiketini tercih etti.

Halihazırda yaşadığımız topraklarda kendilerini komünist olarak niteleyenler yakın geçmişte olduğundan çok daha kalabalık ve çeşitli olduğuna göre (bir de «Maoist komünist» ve «liberter-özgürlükçü komünist» gi­bi nitelemeler eklenirse!) bugün «kime komünist denir?» sorusuyla «komünistlerin birliği» perspektifleri giderek daha fazla izaha muhtaç hale gelmektedir.

Tam da bu nedenle komünist kimliğini kuşanmak ve komünistlerin birleşmesinden söz etmek daha fazla izaha muhtaç hale gelmektedir. Öyle olduğu için bu kavramların içini doldurmak üzere, sırf kavram ve tanımlamalarla yetinmeyip bu tanımın hangi somut referanslarla tarif edilmesi gerektiğini net çizgilerle belirtmek önem kazanır. Ama bu durumda da bir başka ayak bağı var.

Komünist Enternasyonal’in Geciken Kuruluşu

1919 yılının mart ayının ilk haftasında (2-6 Mart) Moskova’da Uluslararası Komünist Konferansı adı altında bir toplantı yapıldı. Bu toplantı Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin, Polonya Komünist İşçi Partisi Dış Bürosu’nun, Macaristan Komünist İşçi Partisi Dış Bürosu’nun, Alman Avusturya’sı Komünist İşçi Partisi Dış Bürosu’nun, Letonya Komünist Partisi Rusya Bürosu’nun, Finlandiya Komünist Partisi Merkez Komi­tesi’nin, Balkan Devrimci Sosyal Demokrat Federasyonu’nun Yürütme Komitesi’nin ve Amerika Sosyalist İşçi Partisi’nin ortak çağrısıyla toplanmıştı. 

4 Mart’ta yapılan oturumda bu uluslararası komünist konferansın kendini Üçüncü Enternasyonal olarak kabul edip Komünist Enternasyonal adını alması katılan delegelerin oyuna sunuldu. Alman delegasyonunun çekimser oyuna karşı oy birliği ile yeni bir enternasyonal örgütlenme olarak Komünist Enternasyonal’in kuruluşu kararlaştırıldı.

Kuruluş kongresinde kabul edilen Manifesto «Bütün ülkelerin proleterleri işçi sovyetleri için mücadeleyle iktidar ve proletarya diktatörlüğü için mücadelenin bayrağı altında, yani Üçüncü Enternasyonal’in bayrağı altında birleşin!» çağrısıyla sona erdi.

Bu kongrede Almanya, Rusya, Alman A­vusturya’sı, Macaristan, Polonya, Finlandiya, Ukrayna, Letonya, Beyaz Rusya ve Litvanya, Estonya, Ermenistan, Alman Vol­ga bölgesi komünist partileri ile Romanya ve Bulgaristan Komünistlerinin oluşturduğu Balkan Federasyonu’nun yanısıra, Fransa’­daki Zimmerwald Solu ve Doğu Rusya Halkları Birleşik Grubu 1 ila 5 arasında değişen oy ağırlıklarıyla tam oy sahibi olarak yer aldı. Çek Komünist Partisi, Bulgar Komünist Partisi, Güney Slavları Komünist Partisi, İngiltere Komünist Partisi, Fransa Komünist Partisi, Hollanda Sosyal Demokrat Partisi, Amerika Sosyalist Propaganda Birliği istişari oy sahibi olan delegelerle temsil edildi. İsviçreli, Türkistanlı, Türkiyeli, Gürcistanlı, Azerbaycanlı, İranlı komünistlerle Çin Sosyalist İşçi Partisi, Kore İşçi Birliği ve Zimmerwald Komisyonu ise gözlemci delegelerle yer aldılar.

Görülebileceği gibi bu bağımsız komünist partilerinin bir çoğu daha önce RSDİP/B çatısı altında tek bir örgütte yer alıyorlardı. Zaten Bolşevikler de 1912 ocak ayındaki Prag Konferansına kadar bağımsız bir parti değil, geniş bir konfederasyon gibi olan RSDİP’in bir hizbiydi. Yani İkinci Enternasyonal’e bağlı bir partinin bir hizbiydi.

Bolşeviklerin ayrı bir parti olarak kendini ayırt etmesinin ardından, Komünist Enternasyonal’in kurulmasının arifesinde daha önce bolşevik partinin yerel örgütleri olan bir çok örgüt de bağımsız komünist partileri haline geldi. Bunların bağımsız partiler olarak teşkil edilmiş olup Komünist Enternasyonal’in bağımsız seksiyonları/şubeleri olarak tanımlanmaları başlı başına bir yenilikti.

Bolşevikler RSDİP İçinde Bir Nevi Enternasyonaldi

Buradan bakıldığında Bolşeviklerin İkinci Enternasyonal’e bağlı bir parti oldukları süre boyunca da aslında adı konmamış bir nevi enternasyonal örgütlenmeyi ifade ettiklerini düşünmek yanlış olmaz. Bu noktada başında Lenin’in de olduğu Yurtdışı Örgütü Avrupa’dabaşlı başına bir önem taşıyordu.

Rusya Komünist Partisi ortaya çıkarken bir dizi başka komünist parti de buna koşut olarak peydah oldu. Daha önce RSDİP’in bolşevik kanadı altında örgütlenmiş bulunan Çarlık Rusya’sının uluslar hapishanesinde yer alan başka ülkelerin/ulusların bağımsız komünist partileri de ancak o zaman hayat buldu. Bunların hepsi bağımsız partiler olarak Komünist Enternasyonal’in kuruluşunun ilan edildiği kongrede ayrı ayrı yer aldı.

Bu itibarla Komünist Enternasyonal’in bir dünya partisi olarak kurulmasıyla önceden açık seçik olmayan bir gerçeğin nihayet ifade bulduğu ve yerli yerine oturduğu söylenebilir. Aynı zamanda da komünist bir dünya partisinin tek tek ülkelerdeki devrimin sorumluluğunu üstlenmeye talip bağımsız bileşenlerden teşkil etmesi gerektiği de ancak o kertede net bir biçimde ortaya çıkar.

RSDİP’ten Komünist Partilerin Çıkışı Gecikti

Ne var ki bu esasen gecikmiş bir gelişmedir. «Sosyal demokrasinin kirli gömleğinin çıka­rılması gereği» bolşeviklerin gündemine ilk kez 1918’de gelmiş değildi. Aksine daha Ekim devriminin zaferinden önce 1917 Nisan Konferansı’nda Lenin başka öneri­le­rinin yanısıra partinin adının komünist partisi olmasını ve Zimmerwald konferansının devamı olan Stockholm Konferansı’na katılmamak gerektiğini önermişti. Ama partinin adının değişmesi önerisine kendisinden başka kimse oy vermediği gibi Lenin’in şiddetli itirazına rağmen Stockholm Konferansına katılmaya da karar verilmişti.

Böylelikle bolşeviklerin komünist kimliği ile öne çıkması ertelendiği gibi, Komünist Enternasyonal’in kuruluşu da ötelenmiş ol­du. Ama bu gecikmenin sadece bir takvimsel gecikme değildir.

 Yeni Enternasyonal Girişimi Vaktinde Olmadı

Zira Komünist Enternasyonal’in kurulmasının Ekim Devrimi’nin sonrasına kalmasının yarattığı asıl büyük çarpılma bir komünist enternasyonalin kurulması için komünistlerin bir ülkede zafer kazanması gerektiği fikri doğup yayılmıştır.

Bir devrimin zaferinin bir enternasyonal kuruluşuna girişmek için olmazsa olmaz bir koşul olarak görme eğilimi buna dayanır ve bu görüş hala yaygın ve hakimdir.

Oysa bu mazeret esasen bu sorumluluktan kaçma niyetinde olanların başvurduğu bir köhne dayanaktır.

Zira sonrasında asıl mahiyetleri ne olursa olsun Doğu Avrupa’da kurulan «Halk Demokrasi»leri kutlanmıştır. Çin Devrimi’nin zaferinin ardından Kore yarım yamalak da olsa bir bağımsızlık kazanmıştır. Vietnam ulusal kurtuluş hareketi Kore’yi nitelik olarak aşan bir başarıyla sonuçlanmış ve bunun da etkisiyle Küba devrimi zafere ulaşmıştır. Bütün bunlara rağmen bu gelişmeler bir komünist enternasyonal kurulması yönünde bir girişime yol açmamıştır.

Bunun tek istisnası Che Guevara’nın Kü­ba devriminin zaferi vesilesiyle bir enternasyonal kurulması için girişimleridir.

Che’nin girişimleri Afrika’da doğrudan doğruya revizyonist SSCB yönetiminin ça­balarıyla önlendi. Bolivya’daki girişimi de revizyonist Bolivya Komünist Partisi’nin ihanetçi tutumunun ve Küba Komünist Partisinin SBKP ve taraftarı partilerin sessiz suskun kalışıyla trajik bir biçimde sona erdi.

Bu somut örnekler de açık seçik göstermektedir ki komünist bir enternasyonalin kurulması için herhangi bir ülkede devrim ve komünizm taraftarı olma iddiasında olan akımların başarısı ne gerekli ne de yeterlidir. Asıl önemli olan bir komünist enternasyonal kurma iddiasının herhangi bir başarılı gelişmeyi beklemeden peşinen savunulması ve bu yönde bir iradenin aksi yöndeki oportünist akımlarla sert bir mücadele içinde ortaya konmasıdır.

İkinci Enternasyonal’in İhanetine Karşı
Cüretli Atılıma Şimdi de İhtiyaç Var

İşçi sınıfının ve sosyalizmin temsilcisi kabul edilen İkinci Enternasyonal’in ve üye partilerin savaşta hükümetlerinin yanında yer alması tam bir felaketti. Avrupa işçi hareketi bütün Avrupa proletaryasının sosyal emperyalist bir boyunduruk altında finans kapitalin çıkarlarını savunmak uğruna birbirlerini boğazlamaya sürüklenmişti. Bu felaketlerin damga vurduğu koşullarda bu tabloya itiraz edenler bile bir komünist enternasyonal kurma konusunda panik içinde tereddüt etmekteydi. Bu iklimde bir tek bolşevikler tutarlı bir enternasyonalist çizgi ortaya koydu.

Yaşadığımız topraklarda da enternasyonalizm hala soyut bir «halkların kardeşliği» dileğine indirgenmiş durumda. Komünistle­rin mevcut nesnel durumda enternasyonalizm doğrultusunda somut adımlar atılmasına öncülük etme yükümlülüğü çetin bir görevi ifade eder.

Birinci Emperyalist paylaşım saaşı arifesinde olduğu gibi bugün de enternasyonalizm doğrultusunda somut adım atma girişimleri hayalperestlik olarak itham ediliyor.

Öte yandan geçmişte enternasyonalizmi SSCB veya ÇHC’nin dış politikadaki adımlarını «şanlı bir geçmiş» yahut «olabildiği kadar-reel sosyalizm» diye kavrayıp tasdik etme eğiliminde olmaları da önemli bir sorundur. Bu gibilerin sıkı bir öz eleştiri yap­madan bu pratikleri fersah fersah aşan bir cüreti kuşanmaları mümkün değildir.

Özeleştiri’nin Anlam ve Önemi

Ne var ki eleştiri ve özeleştiri esas olarak bir devrimci örgütün iç işleyişinde anlamlı yerini bulan kavramlardır. Bu kavramlarla sık sık karıştırılan polemik/tartışma/uyarı vb. ile birbirlerine karıştırılmamalıdır.

Bir devrimci parti/örgüt kendini titizlikle ve kalın çizgilerle ayırt ettiği akımlarla tartışmaktan ziyade siyasal bir mücadele yürütür. Örneğin oportünist yani burjuvazinin sosyalist hareket içindeki ajanları olarak görülen akımlarla siyasi mücadele yürütmek söz konusudur.

Bu ince ayrım somut bir kertede önem kazanır. Oportünist akımlar doğaları gereği burjuva diktatörlüğünün yürütmesinde bir sorumluluk üstlenme hevesini de temsil eder. Ama bu hülyanın gerçeklik kazandığı noktada köklü bir değişiklik olur. Artık sık sık sanıldığı gibi bir ideolojik farklılık yahut daha vahimi bir yanlış/kusur bahis konusu edilemez. O noktada artık bunlarla sınıf düşmanına ve onun devletine karşı siyasal mücadele gibi bir mücadele bahis konusudur. O mücadelenin tüm araçlarını kullanmak meş­ru ve şarttır.

Oportünizme Karşı Mücadelede İnce Ayrım

Ne var ki devlete ve düşmana karşı meşru ve şart olan araç ve yöntemlerin bir örgüt/parti içinde ve olası müttefikler olarak kabul edilen akımlarla ilişkiler çerçevesinde kullanılması asla benimsenemez. Tel’in edilmesi de gerekir.

Örneğin burjuva diktatörlüğünün başına geçip onu sevk ve idare etmeye talip olmak hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun bir burjuva siyasetini yansıtır. Devleti yıkıp parçalamak yerine tamir etmekle kullanılabileceği yanılsamasını yayar. Dolayısıyla düpedüz oportünist bir tutumdur. Nasılsa seçilip o yükün altına girme ihtimali yok diye de bu tutum hafife alınamaz. Kaldı ki bu tutum hiç bir şey olmasa 21 Koşulun ilk maddesine aykırı olur. Yani hem burjuva dikta­törlüğünün yürütme organlarında yer almaya talip olup, hem proletarya diktatörlüğü propagandası yapılamaz.

Ama elbette bu tutumla bilfiil iktidarı temsil eden bir mevkide olmak arasında esaslı bir fark vardır. Bu fark ilişkileri ve mücadele biçimleriyle araçlarını da değiştirmeyi gerektirir. Örneğin Bernstein revizyonizmin babasıdır; ama savaşa karşı tutum nedeniyle SPD’den kopmakta tereddüt etmeyenlerdendir de. Savaş hükümetinde yer alanlarla bir tutulamaz. Cumhurbaşkanı/bakan Millerand aynı kefede durmaz.

Böyle çetrefilli ve çetrefilli olduğu kadar hayati önemde olan bir mücadelede İkinci Enternasyonal’in ihanetinin dersleriyle kurulan Komünist Enternasyonal’in kuruluş döneminin (ilk 4 kongre) belgeleri bir o kadar hayati önemdedir. Bu nedenle bunlar önemli ve elden bırakılmaması gereken donanımlar olmaya her zaman devam eder. Hatta Komünist Enternasyonal’in kimi uygulamalarının, hatta kimi tez ve kararlarının irdelenmesi için bile temel referanslar aynı kaynaktan süzülmelidir.

İşte eleştiri/özeleştiri ile polemik/ideolojik-politik mücadele arasındaki ince ayrım tam da bu noktada önem kazanır. Zira eleştiri öz-eleştiri aynı doğrultuda ilerleme iradesini ortaya koymuş olanlar arasında, bir yanlış yahut eksiği giderip düzeltmek için yapılır; yani aynı saflarda olanlar arasında yapılır. Bir gemiyi tamir edip yola koyulmasını sağlamak gibidir ve peşinen şu yahut bu bahaneyle o gemiye binmeyi reddedenlerle yapılması gerekenden farklıdır.

Mamafih elbette Komünist Enternasyonal’in söz konusu karar ve tezlerinde de eksik ve yanlışlar vardır/olabilir. Ama bunları bahane ederek o gemiye binmeyi reddet­menin dayanağı olamaz; öyle kabul edilmeme­lidir. Bilakis bunun için bile Komünist Enternasyonal’in sağladığı donanımı daha iyisi çıkana kadar kullanmak şart.

Komünist Enternasyonal çizgisini benimsemek için önce bunu irdeleyip tartışma konusu etmek esasen oraya mesafe koymayı anlatır. Zira Komünist Enternasyonal’in tez ve kararlarını eleştirmeyi koşul olarak koymak onun yoluna girmek için tereddüd etmek anlamına gelir. Oysa dışarıdan yapılan bir «eleştiri» esasen eleştiri olmaktan uzaklaşır. Eleştiri ancak bu tereddüdün ortadan kalktığı yerde anlam ve meşruluk kazanır. Zaten bu eleştirinin silahları ancak o ortak kaynaktan temin edilebilir.

Devrimci Tutum Tereddüdü Yenmekle Başlar

Rosa Luxemburg «söylenmeyen söz eylemin ayak bağı olur» demişti. Aynı zamanda kendisini Komünist Enternasyonal yoluna girmede tereddüdüyle anmak doğru olur. Sonuçta hiç bir eleştirisini Komünist Enternasyonal’de dile getirememiştir.

Devrimcilik mevcut ve tartışmasız biçimde aleyhte olan maddi gerçeklikten hareket ederek imkansız addedilen hedefler uğruna fedakar ve fütursuz bir atılım iradesini göstermekle başlar. Böyle bir iradeyi ortaya koyarken başlıca kılavuz İkinci Enternasyonal’den kopup komünist bir enternasyonale yönelirken katle­dilen Karl Liebknecht’in unutulmaması gereken sözleridir:

«Mümkünün son sınırına, imkansızı elde etmek için çabalayanlar ulaşabilir ancak. Gerçekleşmiş imkanlar, zorlanmış imkansızlıkların sonucudur. »

Yaşadığımız topraklarda Komünist sıfatını hak etmenin ilk koşulu bu iradeyi ortaya koymak ve bu sıfatı hak etmeye sahiden hevesli olanların duymasını sağlayarak hare­kete geçmelerine öncülük etmektir. İkinci bir koşul bu çağrıyı duyup, duyumsayınca sorumluluk almak üzere harekete geçmektir.

Komünist devrimciler bu koşulları sağlamak üzere yola çıktı yürüyüşlerini güçlü adımlarla sürdürmeye kararlı. Yaşasın Komünistlerin Birliği!

  1. 1  Kendisi de başlangıçta Komünistler Birliği üyesi olan Lassalle bu örgütün tasfiye edilmesinin ardından bir süre neredeyse devrimci siyasi faaliyetten tamamen el çektikten sonra 1862’den itibaren bambaşka bir kisve altında siyaset sahnesine geri döndü. Marx ve Engels’in kendisini hedef tahtasına koyarak polemik konusu etmesi de bu noktadan itibaren olacaktı.
  2. Doğrusu kabaca ücretin ücretli işçinin varlığını sürdürmesine yetecek düzeye inme eğiliminde olduğuna dair bir nesnel yasanın olduğu biçiminde özetlenebilecek bu eksik yaklaşımın temelleri Petty’de, Sismondi, Turgot gibi teorisyenlerde hatta Malthus ve Ricardo’da bile bulmak mümkündür. Lassalle’e özgü olan bunu Goethe’den apartılmış «tunç kanunu» kavramıyla tarif etmesidir. Marx da bu yaklaşımı doğrudan Lassalle’i hedef alarak ve onun adını koyduğu «tunç kanunu» kavramını eleştiri konusu yaparak ele almış (Gotha programı’na eleştirel notlarında ve başka yerlerde) ve ücretlerin tabi olduğu herhangi bir nesnel kanunla uğraşmak yerine ücretli emek sömürüsünün ortadan kaldırılması için mücadele etme gereğinin altını çizmiştir.

Yorum bırakın