Bu içerik “Ulusal Sorunda Komünist Tutum” adlı kitaptan alınmıştır
Yaşadığımız topraklarda, devrimci demokrat akımların çoğunun çizgisine 1960’lı yıllardan beri damga vuran ortak sloganların başında «Bağımsız Türkiye!» gelir. Hala soldaki pek çok akımın benimsediği bir slogandır bu. Ama bazan «yarı bağımlılık» yahut «gizli işgal esprisi» gibi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin «aslında tam bağımsız olmadığı» anlamına gelen izahlarla açıklanmaya çalışılan bu sloganın ardındaki bakış açısının ifade ettiğinin aksine Türkiye’nin bir ulusal kurtuluş sorunu yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin mirasçısı ve devamı olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun da yoktu. Zaten Osmanlı devleti adı üzerinde bir imparatorluktu ve birinci emperyalist paylaşım savaşının asli taraflarından biriydi.
«İttifak devletleri» diye de anılan bu taraf savaşı kaybetti «Antant yahut İtilaf devletleri» diye anılan taraf kazandı. Osmanlı ile aynı tarafta yer alan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tamamen parçalanıp dağıldı. Aynı tarafta yer alan Alman İmparatorluğu ise deniz aşırı sömürgelerinin tamamını ve devasa donanmasını kaybettiği halde Ekim Devrimi’nin savaşa son vermesiyle Avrupa karasındaki topraklarının sadece bir kısmını kaybetmiş olmakla kaldı.
Nazi Partisi tam da rakip emperyalistlerin (Versay Anlaşmasına dayanarak) Alman topraklarının batıdaki bir kısmında hak iddia etmesine karşı çıkarak yola çıktı. Bu gelişme Avrupa solunun bir kısmında da «Almanya’nın egemenlik haklarına bir saldırı» olarak yorumlanmıştı.
Böylece bu saptama emperyalist paylaşım kavgalarında şu ya da bu biçimde yer alan kimi küçük yahut büyük «ulusal devletlerin» de bir ulusal kurtuluş sorunu ve hakkı olacağı konusunda hala sürmekte olan istifhamlar yaratmıştır. Bunun yakın örneklerinden biri gerici BAAS diktatörlüğünün egemenliği altındaki Irak devletinin ABD emperyalizmi karşısında bir «ulusal kurtuluş hakkı» olduğu hakkındaki yaygın yaklaşımda kendini gösterdi. Benzer bir istifham Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp yıkılması hakkında da vardır ve hala sürmektedir.
Örneğin açık seçik emperyalist paylaşım savaşının epizodlarından biri olmaktan başka bir anlamı olmayan Çanakkale Savaşı resmi ve hakim ideolojide emperyalist paylaşım savaşının bir muharebesi olarak değil adeta bir «ulusal kurtuluş efsanesi» olarak tarif edilip sunulur. Osmanlı devleti sanki emperyalist orduların işgaline uğramış gibi yorumlanır. Solda Çanakkale hakkında açıkça böyle şoven bir savunu o kadar yaygın olmasa da, bundan esasen çok farklı olmayan «Kurtuluş Savaşı» hakkında böyle bir kavrayış ve istifhamlar daha yaygındır.
Doğrusu birinci emperyalist paylaşım savaşının bir devamı olduğu açık olan bu sürecin «meşru bir ulusal kurtuluş mücadelesi» olarak anılması solun büyük kesiminde açık ya da örtük biçimde paylaşılmaktadır. Oysa öyle olmadığı bir yana bir de yenik düşen (ve Batıda zaten öteden beri Türkiye olarak anılan) Osmanlı İmparatorluğunun artığı ve mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kuzey Kürdistan, Batı Ermenistan’ın bir kısmı ve Pontus’u ilhak ederek kurulması da bir tür ulusal kurtuluş süreci olarak anılır. Şovenizmin sol hareket saflarına sızmasını sağlayan ve sosyal şovenizmin üzerinde yükseldiği belli başlı dayanaklardan biri bu süreçle ilgilidir.
Türkiye’nin Bir Ulusal Kurtuluş Sorunu Yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti devleti elbette emperyalizme bağımlı, ama ayrı bir ulusal burjuva diktatörlüğüdür. Bu itibarla bu topraklarda komünistler açısından tek ulusal sorun Kürtlerin kendi kaderini tayin etme sorunu olarak somutlanmalı ve bu sorun öne çıkarılmalıdır.
Bunun dışında Lazlar, Abhazlar, Gürcüler, Çerkesler vb. açısından bir ulusal sorun tarif edilemez. Bunlar esas itibariyle ana vatan toprağından şu ya da bu nedenle kopmuş mülteci azınlık topluluklarıdır ve onlar bakımından asıl ulusal sorun kendi anavatanlarına dair ve orada yürütülmesi gereken bir mücadelenin konusu olmalıdır.
Bunlardan ayrı olmakla birlikte örneğin Misakı Milli sınırları içinde kalan Ermeniler bakımından da bir ulusal sorun tarif etmek en azından yakın geçmiş ve günümüz koşullarında bahis konusu değildir. Zira Ermenilerin Batıda yaşayan kesiminin çoğunluğu büyük bir kırımdan geçmiş olmanın yanısıra, sürgün ve/veya gönüllü hicret sonucunda ana vatanlarını terk ederek ya halihazır Ermenistan’a daha çoğu ise kimi Avrupa ülkelerine, Kanada yahut Avustralya’ya vb. göçmüş ve orada bir diaspora haline gelmiştir. Geri kalanların bir azınlık olarak mütalaa edilmesi yanlış olmaz. Bir «Batı Ermenistan ulusal kurtuluş hareketi» ortaya çıkana kadar da böyle yaklaşılmalıdır.
Keza Pontuslular için de aynı ölçülerle yaklaşmak gerekir. Bu bakımdan Misakı Milli dahilinde Ermeni ve Rum ulusal sorunları yoktur. Bunlar azınlık hakları çerçevesinde demokratik hareketlerin konusu olur.
«Bağımsız Türkiye» Şiarı Yersiz ve Temelsizdir
Bu şartlarda solun önemli bir kesiminin benimsediği ve 60’yıllardan beri benimsenen «Bağımsız Türkiye» şiarında somutlanan siyasal tutum hem emperyalizm çağının ve finans kapital egemenliğinin yanlış kavranışını; mekanik evrimci bir tarih anlayışından kaynaklanan bir aşamalı devrim/sosyalizm stratejisini ifade eder; hem de güncel durumda somut bir ulusal sorun olarak «Kürt/Kürdistan sorunu»nun üzerini bilinçli/bilinçsiz örten, geriye atan bir siyasal tutumu ifade eder.
Buna karşılık komünist devrimciler bakımından bağımsız Türkiye şiarının yanısıra bütününden ayrılmış ve sadece kuzey parçasını ifade eden bir «Bağımsız Kürdistan» yaklaşımı da sakattır. Zira bahis konusu olması gereken ulusal kurtuluş mücadelesi ancak bağımsız birleşik bir Kürdistan biçiminde somutlanan bir siyasal mücadele olabilir. Böyle bir perspektifin meşruluğu kayıtsız şartsız kabul edilip desteklenebilir, desteklenmelidir. Ama komünist devrimcilerin asıl kendilerine özgü yaklaşımı daima ve her iki tutuma karşı «Özgür Kürdistan-Özgür Türkiye» hedefinin bağımsız sovyet cumhuriyetlerinin birliği olarak somutlayıp, savunmak olmalıdır.
Komünistler ulusların kendi kaderini tayin hakkının pasif taraftarları değillerdir; bu hakkı ezilen ulusların ayrı devlet kurma hakkı olarak algılarlar. Ezen ulus içinde şovenizme ve ezen ulus milliyetçiliğine karşı ideolojik mücadeleyle yetinmeyip, bu mücadeleyi burjuva diktatörlüğünün parçalanması için mücadeleye bağlarlar. Ezilen ulus içinde de ulusal kurtuluş mücadelesini toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlayan ve hedeflenen devletin bir sovyet cumhuriyeti olması yönündeki mücadeleleri kışkırtır ve bu mücadeleye önderlik etmek için savaşırlar.
Bu nedenle, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını içtenlikle savunan birçoklarının yaptığı gibi, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkının kullanılmasını «demokratik koşullarda birlikte yaşama, federasyon veya ayrı devlet kurma» gibi seçenekler olarak sunmak komünistlerin tutumu olamaz. Bu seçenekli tutum son tahlilde ulusal kurtuluş mücadelesinin önüne dikilecek bir barikat olur. Nitekim hali hazırda Güney Kürdistan’daki federe devlet de (bu perspektiften kopuk bir olgu olduğu müddetçe) esasen «bağımsız birleşik Kürdistan» mücadelesi yolunda aşılması gereken bir engel teşkil eder.
Komünistler Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkının savunusunun her zaman Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkı olarak anlaşılması gereğini vurgulayarak öne çıkarırlar. Hiçbir zaman Kürtlerin bir burjuva diktatörlüğü altında Türklerle ya da başkalarıyla birlikte yaşamalarından yana oldukları anlamına gelecek bir tutum sergilemezler.
Bu bakış açısıyla, Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi konusunda komünistler, insan hakları dağıtıcısı, yahut edilgen bir hakem konumunda değillerdir. Kürtlerin kendi kaderini tayin etmelerinin nasıl ve hangi yoldan mümkün olduğu konusunda komünistlerin tutumu belirsiz ve muğlak olamaz.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda komünistleri burjuva ve küçük burjuva siyasetlerinden ayırt eden bu tutum sadece bu mücadelenin siyasal hedefi bakımından bir farkı ifade etmekle kalmamalı, mücadele yöntemleri ve mücadelenin toplumsal zemini bakımından bir farklılığı da ortaya koymalıdır. Yani hem mücadele yöntemi bakımından serhildan yani ayaklanma vurgusu önemlidir hem de Özgür Kürdistan hedefi bağımsızlıktan öte bir hedeftir. Sovyet cumhuriyetlerinin özgür birliği hedefine bağlanmalıdır.
Hem Ezen Ulusun Komünistleri
Hem de Ezilen Ulusun Komünistleri
Aynı Enternasyonalist Tutumu Savunmalıdır
Komünist devrimciler Lenin’in komünist bir dünya partisinin olmadığı koşullarda, Komünist Enternasyonal öncesinde söylediği «ezen ulusun devrimcileri ayrılıktan yana; ezilen ulusunkiler birlikten yana tutum almalıdır» biçimindeki sözlerine açıklık getirmekle de yükümlüdürler.
Bu anlamda hem Türkiyeli komünistler hem de Kürdistanlı komünistler, Türklerle Kürtlerin bir burjuva diktatörlüğü altında birlikte yaşamaya mecbur bırakılmalarına karşı ortak bir tutumu paylaşmalıdır. Yani ayrılıktan yana ortak bir tutum sergilenmelidir.
Ama aynı zamanda da Türkiyeli ve Kürdistanlı komünistler Türklerle Kürtlerin bir sovyet cumhuriyetleri birliği altında birlikte yaşamaları hedefini hiçbir ikircime düşmeden bir ağızdan savunmalıdırlar. Bunun somut anlamı her iki tarafta da T.C. devletinin parçalanması hedefinin olmasıdır.
Şovenlerin dediği gibi bu Kürtlerin ayrılması ve T.C.nin parçalanmasını içerse de bundan ibaret değildir. Zira bir sovyet cumhuriyetleri birliği çatısı altında birleşme yönünde ortak ve tek bir siyaseti ifade eder. Doğrusu aynı tutumu dünyanın herhangi bir başka köşesinde bulunan ve aynı referanslara aynı amaç ve ilkelere bağlı olan komünistlerin de hep bir ağızdan savunmaları gerekir.
Komünistlerin proletarya enternasyonalizmi kavrayışı açısından bu tutum demokratik merkeziyetçi bir dünya partisinin disiplininin gereğidir. Bu disipline bağlı komünistlerin hepsinin böyle bir merkezi çizginin benimsemesini gerektirir.
Zaten eğer bahis konusu olan bir komünist enternasyonal olsaydı bu enternasyonalin Türkiye ve Kürdistan seksiyonları enternasyonalin tek ve ortak tutumunu birlikte savunmakla yükümlü olurdu. Bu tutum başka ülkelerin komünistleri için de geçerli olurdu.
Bu tutum bir yanda komünistleri Türk milliyetçiliğinden ve sosyal şoven politikalardan ayırt eder. Öte yandan da komünistlerin Kürt ulusal devrimciliğinden ve bunun kuyrukçuluğunu yapan siyasetlerden ayırt edilmesini sağlar.
Komünist devrimcilerin bu bakış açısı, aynı zamanda Kürt ve Türk devrimcilerinin örgütlenmesine ilişkin tutumlarına da yansır, yansımalıdır.
Bu çerçevede yaşadığımız topraklarda hangi temelde olduğu belirtik olmayan ortak-ayrı örgütlenme; yahut kimin kime tabi olacağının belirsiz olduğu «seksiyon örgütlenmesi» gibi türlü muğlaklıklar yaygındır. Komünistler sadece Kürtlerle Türklerin değil, tüm ulusların devrimcilerinin aynı amaç ve ilkeler için savaşan tek bir örgüt (bir komünist dünya partisi) çatısı altında demokratik merkeziyetçi bir tarzda birlikte örgütlenmesini savunurlar. Ama bu teke tek ilişkileri anlatmaz aynı uluslararası örgütlenme içinde buluşmayı da anlatır. Bu bakış açısıyla, hem Türkiyeli komünistlerin hem de Kürdistanlı komünistlerin örgütlerinin böyle bir enternasyonalin seksiyonları olmaları gereği öne çıkarılmalıdır.
Bu aynı zamanda nicel durumlarından, güç ve önemlerinden bağımsız olarak her iki coğrafyadaki komünistlerin eşit koşullarda bir arada bulunacağı ve kendi aralarında ulusal temele dayalı bir hiyerarşik ilişkide olmadıkları (bir tür ağabey-kardeş parti ilişkisinden açıkça farklı) bir örgüte işaret eder. Bu örgütün niteliği her zaman ve her koşulda enternasyonal olmak zorundadır.
Bir dünya partisinin mevcut olmadığı ve dünyadaki tüm siyasal gelişmelerin bir ölçüde bu eksiklik tarafından belirlendiği koşullarda, elbette hem Türkiyeli hem Kürdistanlı komünistlerin ödevi, tüm dünyadaki komünistleri için olduğu gibi, Komünist Enternasyonal’in kuruluşuna damga vuran çizgide bir dünya partisinin yaratılması yolunda birlikte mücadele etmektir.
Enternasyonal kavramı komünistler için bir fetişi, yahut mükemmeliyetçi bir ütopyayı değil, somut bir mücadele aracını tarif eder. Bir enternasyonali ancak dört başı mamur komünist örgütlerin biraraya gelmesiyle kurulacak bir federasyon gibi görenlerle, leninist bir dünya partisini yukarıdan aşağı inşa etmeyi ödev sayan komünistler arasında fark vardır. Birincilerin bu hedefe varması mümkün değildir.
Bu fark, şu noktada somutlaşır: iki ayrı ulustan komünistlerin bir çatı altında birleşmeleri, ileride kurulacak bir enternasyonale ertelenemez. Bir enternasyonalin mevcut olmayışını bahane ederek eşit bileşenler arasında bir ilişki çerçevesinde şekillenmelidir[2]
Böyle bir ortak çatı en mütevazi olduğu aşamada da en gelişkin olduğu halde benimseyeceği esaslara uygun olmalıdır. Bu ortak çatı, şu ya da bu ulusal örgütün çatısı da olamaz. Bu bakımdan iki ayrı ülkedeki komünistlerin eşit unsurlar olarak bir uluslarüstü çatı altında buluşması her zaman ve ertelenmeksizin sağlanabilir. Bunun yolu da derhal, her iki örgütten ayrı ve enternasyonal nitelikte bir üst örgütün (örneğin eşit bileşenlerden oluşan bir uluslararası komitenin) altında birleşmek olmalıdır.
Bununla birlikte bu biçimde birleşecek örgütlenmeler ulus temelinde tanımlanmış örgütler olamaz. Komünist yani proleter enternasyonalizmine sadık örgütler olmalıdır.
Komünist devrimci örgütler ulus özelliklerine göre değil somut coğrafi mücadele alanına ve somut bir devlete karşı mücadele temelinde kurulmalıdır. Ayrı örgütlenmelerin maddi temeli, mücadelenin biçimsel zemini, temposu yöntem ve araçları bakımından saptanmalıdır.
Öte yandan bu yaklaşımın Kürdistan’ın özgül ve karmaşık gerçekliğine uygun bir biçimde ele alınması gerekir. Aynı saptamayı bir bahane olarak kullananlar Kürdistan’ın her parçasında ayrı ayrı partiler kurmak şeklinde algılama eğilimindedir. Bu takdirde de taktik gereklilikler uyarınca her parçadaki «Kürt partileri» ezen ulus örgütleri ve o parçadaki başka Kürt örgütleriyle farklı öncelik ve ölçülere göre ilişkilenmeye yönelebilir. Oradaki ezen ulus devletine karşı her birinin farklı bir mücadele çizgisi benimsemesi makul ve kaçınılmaz hale gelir. Makul gibi görünen bu tutumun sonucu tek bir siyasi hedef için mücadele eden bir örgüt hedefinin ufuktan kaybolması olur.
Aksine aynı gerçeklikten hareketle somutlamak gerekirse dört parçadaki örgütlerin tek bir federasyon gibi örgütlenmesi seçeneği daima vardır. Bu yönde dünya tarihinden örnekler de eksik değildir.
Öte yandan Türkiyeli komünistler elbette öncelikle T.C. devletine karşı ve bu çerçevede bir mücadele yürütmekle yükümlüdür. Keza bu Irak’taki, Suriye’deki ve İran’daki komünist partiler için de geçerlidir. Buna karşılık Kürdistan komünistleri Kürdistan’ın ulusal kurtuluşu için hem T.C. devletiyle hem Suriye’deki BAAS diktatörlüğü ile, hem Irak’taki federal cumhuriyetle hem de İran’daki gerici Şii cumhuriyetiyle mücadele etmekle yükümlüdür. Sadece bu durum bile Kürdistan komünistleriyle söz konusu ülkelerdeki komünistlerin ayrı örgütlenmeleri için yeterli bir gerekçedir.
Her halükarda bu mücadelede Kürdistanlı komünistlerin örgütsel birliği şarttır. Kürdistan komünistleri Türkiyeli, İranlı Suriyeli ve Iraklı komünistlerle enternasyonal bir örgütsel birlik içinde olmalı, diğer ezen ulus devletlerine karşı mücadele eden devrimci akımlarla da ittifak ilişkisi içine girmenin yollarını aramalıdır.
Enternasyonalizm
Önce Kendi Ülkesindeki Devrimin
Sorumluluğunu Kuşanmayı Gerektirir
Enternasyonalizm konusu vaktiyle sosyalizm hakkında olduğu gibi, oldum olası adeta hoş bir ütopya olarak algılanır. Bu itibarla daima romantik bir yorumu yaygın kabul görmüştür. Böylece enternasyonalizm konusu sık sık ve yaygın olarak somut bir örgütlenme fikrinden koparılarak ele alınır oldu.
Her ne kadar Komünistler Birliği ve Birinci Enternasyonal tartışmasız biçimde somut ve merkeziyetçi bir örgüt yapısının üzerinde yükselmiş olsa da bunu takip eden ve uzun yıllar hüküm süren İkinci Enternasyonal başka bir «enternasyonal» algısının yaygınlaşmasına hizmet etti.
Doğrusu İkinci Enternasyonal esas itibariyle bağlı olduğunu beyan eden ve öyle kabul edilen sendikal ve siyasal örgütlerin az çok peryodik biçimde toplanan kongre/konferanslarına indirgenebilecek olan bir yapıya sahipti. Merkeziyetçi bir yapısı ve merkezi bir disiplinle bunu sağlayacak olan yaptırımları yoktu. Nitekim Rusya’da ayrı örgütler halinde iş gören Menşeviklerle Bolşevikler bu çatı altında buluşuyorlardı.
Bu nedenle İkinci Enternasyonal somut bir uluslararası örgütten ziyade az çok peryodik biçimde toplanan ve farklı nitelikteki örgütlerin (sendikal, politik, reformist devrimci vb.) uluslararası toplantılarıyla anılır oldu.
Daha sonra gecikerek de olsa kurulan ve pek çabuk yozlaşıp büsbütün tasfiye edilen Komünist Enternasyonal demokratik merkeziyetçi bir dünya partisi yapısına sahipti. Ama bu dünya partisinin bu niteliğiyle sürekliliği sağlanamadı.
Bu boşluğu doldurmak üzere icat edilen ve İkinci Enternasyonal’in karikatürü bile olmayan ve adı üzerinde bir bilgi alış verişi merkezi olarak tasarlanan Kominform da kısa zamanda işlevsiz varlığına son verdi. Bu taklit «enternasyonalizmin» akıbeti olacağına vardı: SBKP’ye bağlı ve SSCB’nin dış politikasının çıkar ve ihtiyaçlarına tabi bir ilişki enternasyonalizmin yerini aldı. Bu da ÇKP’nin yeni bir odak haline gelmesiyle son bulmuş oldu.
Ama dünya devriminin dinamikleri durmaksızın bir enternasyonal ihtiyacını dayatıyordu. 60’lı 70’li yıllarda bu ihtiyaç -haklı olarak- Che Guevara’nın girişimleriyle yeni bir tür enternasyonalizm kavrayışına yer açtı. Ama kimi somut girişimlere rağmen bu dalgadan da bir dünya partisi olan bir enternasyonal çıkmadı. Bunun yerine enternasyonalist devrimcilerin devrim ateşinin harlandığı ülkelere göçerek orada «enternasyonalist devrimcilik» yapması rağbet ve itibar gören bir tür «enternasyonalizm» oldu.
Bu romantik ve büyük ölçüde bireysel ve keyfi tercihlerle şekillenen anlayışın odaklarından biri bir dönem boyunca Filistin oldu. Ama Filistin bu tür «enternasyonalistlerin» bir idman üssü olarak kaldı. Bir süre varlık gösterdikten sonra «zamanın ruhuna koşut olarak gerici ve şeriatçı «islam enternasyonalizmine» ev sahipliği yapar oldu. Filistin’deki kimi devrimci bazan marksizmden esinlenen akımların yerini de gerici/şeriatçı bir Hamas aldı. Filistin kurtuluş hareketi etrafında gelişen hareketin yerini de yakın zamanda kah IŞİD, kah İhvan (Müslüman Kardeşler) gibi gerici hareketler kah İran merkezli başka bir gerici mezhebin uluslararası faaliyetleri doldurdu.
Rojava Deneyiminin Gösterdikleri
Ama dünya dinamiklerinin baskısı enternasyonal arayışını körükledikçe bunu ikame edecek eğilimlerin peş peşe zuhur etmesi sona ermedi. En son «Rojava Devrimi» vesilesiyle epeyidir unutulmuş bir başka «enternasyonalizm» türü tekrar itibar görmeye başladı.
Bu sefer enternasyonalizm adına «Rojava’da enternasyonalist devrimcilik yapma» eğilimi Avrupa ve dünyanın başka yerlerinden «enternasyonalist dürtüleri olan» devrimciler arasında rağbet görmeye başladı. Bu eğilim en çok yaşadığımız topraklarda karşılık gördü. Dünyanın değişik köşelerinden bireysel (bazan da az çok örgütlü kolektif) katkı ve katılımlarla da bilfiil desteklenen bir gelişme kendini gösterdi. Bu tabir caizse «Rojava enternasyonalizmi»nin ömrü (hala sürmekte olan mücadeleye ve direnişe rağmen) uzun olmadı.
Ama (Batı Kürdistan demek olan) «Rojava» vurgusunun da ömrü uzun olmadı. ABD emperyalizminin Rusya ve Suriye’deki gerici BAAS diktatörlüğüyle de az çok mutabakat içinde girişimleriyle Rojava birden bire «Kuzey ve Doğu Suriye» oldu. Bu arada kurucu kantonlarından birini de (Afrin’i) terk etmiş oldu. Fiilen T.C.’nin açık veya örtük işgali altında da olsa Afrin’in tekrar Şam’ın tam egemenliği altına girmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Tabii eğer birleşik bir Kürdistan’ın kurucu parçası olamadığı takdirde.
Hiç kuşkusuz gayet halisane ve meşru enternasyonalist duygularla şekillenen «Rojava devrimine destek» eğiliminin ve bu doğrultudaki somut girişimlerin ne yazık ki bir dünya partisi komutasında gerçek proleter enternasyonalizmine yaklaşması mümkün değildir. Zira baştan yanlış iliklenen düğmeler gibi gelişmiş ve gelişmektedir bu eğilimin tetiklediği yönelim.
Bu durumun temel nedeni de Leninist proleter enternasyonalizmiyle ve bunun somut ifadesi olan Komünist Enternasyonal ile ilişkisi olmayan ve asla o doruğa erişmesi mümkün olmayan bir yönelim olmasıdır.
Bu tutum ve yönelim bir başka yanlış kavrayışın bir türevidir: «her devrimci önce kendi yaşadığı topraklardaki devrimin zaferinden sorumludur.»
Özünde doğru bir kalkış noktası olan bu yaklaşım kılavuzsuz yahut yanlış kılavuzla girişilen bir serencamın yolunu döşer. Bu yönelimin vardığı noktalardan biri her devrimci kendi ülkesindeki devrim için uğraşır ve daha sonra «kendi devrimlerini yapmış başka ülkelerle» birleşerek enternasyonalist ilişkiler geliştirir biçimindedir.
Bu açıktır ki federalist bir anlayıştır ve merkeziyetçi bir dünya partisi önderliğinde gelişen bir devrim ve sosyalizm hedefiyle buluşması mümkün değildir. Nitekim bütün tarihsel deneyim böyle olduğuna tanıklık eder.
Doğrusu «Rojava Devrimi» ile tetiklenen yanlış enternasyonalizm anlayışı tastamam bu yaklaşımın bir türevidir. Kendi ülkesinde devrim olasılığının zayıf ve uzakta olduğu kanaatine varan pek çok samimi devrimci başarılı olma ihtimali görece yüksek görünen ve/veya «enternasyonalist dayanışmaya» ihtiyaç duyan odaklara heves ve cesaretle yönelme eğilimine kolaylıkla kapılabilir. Oysa bu halisane yaklaşımın kusuru dünya devrimi kavrayışından yoksunluğu anlatır.
Bu yoksunluğun bir örneği de uzun zaman Türkiye solunda hakim olan «birleşik devrim» anlayışında görülür. Uzun zaman boyunca Türkiye solunun neredeyse tamamı Kürdistan sorununu Türkiye merkezli bir devrime tabi olarak ele aldı. Oysa bu bağlamda söz konusu olan olsa olsa Kuzey Kürdistan’ın kaderinin Türkiye devriminin kaderine tabi olmasıydı. Bu yaklaşımla diğer parçaların da oralardaki devrime tabi olması fikri haliyle ortaya çıkar. Bu bakımdan Kürdistan devrimi de ortadan kalkmış olur.
Nitekim uzun süre böyle olmuştur. 70’li yıllardan itibaren Kuzeyli Kürt örgütlerinin ayrılmaya başlaması ve Başur Kürdistan’da 1991 dönemecinden itibaren baş gösteren gelişmelerin yanısıra PKK’nin 1984 çıkışıyla birlikte Kuzey Kürdistan’daki akımların Türkiyeli örgütlere tabi olması hayal oldu. Ama tersine bir eğilim baş gösterdi bu sefer Türkiyeli siyasetlerin Kuzey Kürdistan’daki harekete tabi olarak (hiç değilse bu alandaki gelişmelerin basıncıyla) şekillendiği bir süreç baş gösterdi.
Özellikle Rojava’nın yani Batı Kürdistan’ın «Kuzey ve Doğu Suriye» olarak anılmaya başlamasına koşut olarak bu birleşik devrim perspektifi özünü kaybetmeden biçimsel bir değişime uğradı. Bu sefer birleşik devrim fikrinde ağırlık merkezi Kürdistan cephesine kaymış oldu.
Ama bu birleşik devrim ne Türkiye’de bir proleter devrim perspektifini ifade eder ne de Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi anlamına gelir. Bu çerçevede icat edilip kurulan Halkların Birleşik Devrim mücadelesi ve Halkların Birleşik Devrim Hareketiyle kastedilenin hangi devrim olduğu muğlaklaşmış durumdadır. Kesin olan şudur ki bu suretle asıl gündemden düşmüş olan bağımsız birleşik Kürdistan hedefidir.
Bu gelişmelerin ardındaki temel ve belirleyici etken komünist bir dünya partisinin mevcut olmadığı koşullarda bunu ikame etme yönündeki muhtelif iğreti az çok geçici ve yetersiz girişimlerden oluşudur. O bakımdan bugün gerek Türkiye ve Kürdistanlı komünistler gerekse de genel olarak Orta Doğu’daki komünistler bakımından öncelikli ve acil ödev bütün dünyayı kapsayan bir komünist enternasyonalin kurulmasını bekleme bahanesine sarılmadan kendi aralarında bir enternasyonal ve enternasyonalist örgütlenmeye hazırlanmak ve girişmektir.
Türkiye ve Kürdistanlı Komünistlerin
Şimdiden Bir Enternasyonal Komite
Oluşturmalarının Gereği ve Koşulları Vardır
Kürdistan somutunda böyle bir ayrı örgütlenmenin maddi zemini mevcuttur. Kürdistanlı komünistler Kürt oldukları için değil, Kürdistan devrimine önderlik etmekle yükümlü oldukları için ayrı örgütlenmelidir. Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki komünist örgütlerle enternasyonal bir örgüt çatısı altında buluşmalıdır. Hangi ulusa mensup olursa olsun ve nerede mücadele ediyor olursa olsun, bütün komünistler, sorunu bu biçimde kavramak ve bu doğrultuda mücadele etmekle yükümlüdür.
Buna karşılık, komünist devrimciler öncelikli amaçları içinde bir komünist dünya partisi yaratma hedefi bulunmayan hiçbir örgütte yer almamalıdır. Ufukları ulusal sınırları aşmayan siyasal mücadelelere önderlik etmekle kendini sınırlayan örgütlerden, devrimci bir enternasyonali yaratma hedefiyle kopmalıdır.
Bu tutumun alternatifi ya sosyal-şovenizmin, yahut ulusal-devrimciliğin kuyruğuna takılmaktır. Şovenizm ezen ulus devletinin yani düşmanın ideolojisi olduğuna göre, elbette diğer alternatifle bir kefeye konamaz. Bununla birlikte bağımsız bir komünist siyasetin eksikliği koşullarında ve ulusal-devrimciliğin kuyruğunda şovenizme karşı mücadelenin işçi sınıfı eksenine oturması mümkün olmayacak, ulusal kurtuluş mücadelesi toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlanamayacaktır.
Ulusal devrimciliğin damgası altında gelişecek bir mücadele Kürt işçilerinin de ulusal temelde Türk işçilerden ayrılmasına, yani işçi hareketinin bölünmesine yol açacağı için, bu durum ulusal kurtuluş hareketinin de devrimci bir temel üzerinde güçlenmesine engel olan bir durumdur.
Bu çerçeve netleştirildikten sonra açıkça söylenmelidir: Türkiye’deki Kürdistan’dan gelen komünistler elbette komünist bir dünya kurma kavgasına Türk kökenli olmayan başkalarıyla birlikte, bu zemindeki mücadeleye önderlik etme amacıyla kurulmuş olan örgütün çatısı altında katılmalıdır. İşçi sınıfı içindeki azımsanmayacak bir büyüklüğü ifade eden ve bu sınıfın en devrimci unsurları arasında yer alan Kürt işçilerin de bu örgütün önderliği altında örgütlenmeleri ve mücadele etmeleri sağlanmalıdır.
Öte yandan hangi milliyetten olurlarsa olsunlar Kürdistan topraklarında yaşayan komünistlerin öncelikli hedefi de ulusal kurtuluş mücadelesine bağımsız bir siyaset ve örgütlenmeyle katılacak Kürdistanlı komünistlerin devrimci örgütünün yaratılması olmalıdır. Böyle bir örgütün stratejik hedefi ise, ulusal kurtuluş mücadelesini toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlayacak önderlik konumuna yükselmek olmalıdır.
Bunun aksi, yani Kürt işçilerin ve devrimcilerin nerede olurlarsa olsun Kürt örgütleri altında örgütlenmeleri; yahut Türklerin de aynı şeyleri yapmaları enternasyonalist bir tutum değildir. Bu tutum bolşevik mücadele geleneği içinde «Bundculuk» olarak adlandırılmış ve reddedilmiştir.
Komünist devrimciler ulusal ayrım yapmaksızın tüm Kürdistan’daki işçilerin bu zemindeki komünist örgütün önderliği altında örgütlenip, mücadele etmeleri için çalışmalıdır. Kürt ulusal hareketinin ulusal-devrimci çizginin açmazlarından kurtarılması ve özgür bir Kürdistan hedefine yönelmesinin temel koşulu böyle bir önderliktir.
Kürdistan’da ve Sürgünde Mücadelenin
Yöntem ve Araçları Farklıdır
Ama böyle bir örgütün özgür Kürdistan’ın yaratılması mücadelesinde bilfiil yer alması aynı zamanda bir başka şeyin de koşuludur: Kürdistan dışındaki komünistlerin Kürt ulusal hareketine somut ve fiili bir destek verebilmesi için de böyle bir örgütün varlığı gerekir.
Komünistler sadece metropollerde işçi sınıfını mücadeleye çekerek, ulusal kurtuluş mücadelesine destek vermekle yetinemezler. Kürdistan’da bu mücadelenin içinde yer almakla yükümlüdürler. Bir başka deyişle, komünistlerin Kürt ulusal hareketine yapacakları asıl ve en önemli katkı Kürdistan’da komünist devrimci bir örgütün yaratılması olmalıdır.
Ama komünistlerin iki ayrı zeminde ayrı örgütlerle mücadele etme gereği aynı zamanda bu iki ayrı zemindeki mücadelenin somut adımlarının ve temposunun farklı oluşuyla da ilgilidir.
Örneğin, İstanbul’da «Kürt Sorunu» ve Türk milliyetçiliğine karşı mücadele, Kürtlerin demokratik hakları için ve ulusal ayrımcılığa, baskıya karşı bir mücadeledir. Bu Berlin’de ve Sydney’de de böyledir. Bu mücadelenin demokrat müttefikleri elbette olabilir ve olacaktır. Örneğin Kürtçe TV, okul, sendikalarda Kürtçe eğitim ve yayın vb. talepler bu çerçevede meşru ve anlamlıdır.
Buna karşılık Kürdistan’da asıl ve öncelikli sorun iktidar sorunudur Burada «işgalci ordular dışarı», «TV’mizin hangi dilde yayın yapacağına, okullarda nasıl eğitim yapacağımıza biz karar vermek istiyoruz!» anlamında bir egemenlik talebi öne çıkmak zorundadır. Bu durumda da bir taraftaki müttefikler, öte tarafta düşman saflarına düşebilir.
Gerçekte, toprağından ve siyasal hedeflerinden kopartılmış bir «Kürt sorunu», bir demokratik muhalefet hareketine indirgenir, burjuva demokrasisinin sınırlarına doğru çekilir; nitekim böyle olmaktadır da. Yahut tersine «Kürt sorunu»nu bir siyasal mücadele olarak kendi toprakları dışına taşırma eğilimi, bu kez bundculuk eğiliminin bir ifadesi olacaktır; nitekim bir çok somut örnekte böyle olduğu da görülmektedir.
Her iki durumda da ortak bir sonuç vardır: bu şekilde hareketin hem Kürdistan’da hem de Kürdistan dışında siyasal bir akımdan kültürel bir akıma doğru sürüklenmesi ve özellikle de sınıf ekseninden uzaklaşarak burjuva demokratlığı çerçevesine yönelmesi.
«Kürt Sorunu» ile özgür Kürdistan mücadelesi birbirlerinden ayırt edildiğinde görülecektir ki, Kürdistan’da sorun Kürtlerin sorunundan ibaret değildir ve Kürdistan dışında bile sorun burjuva demokrasisinin sınırlarına sığmamaktadır. Öte yandan «proletarya ilkin kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır» belgisi Kürdistan’da ve Kürdistan’ın farklı parçaları üzerinde egemenlik sürdüren devletler çerçevesinde aynı anlama gelmez. Kürt hareketinin en ciddi sorunu da bu noktada belirmektedir.
Dört parçaya bölünmüş durumdaki Kürdistan’ın her parçasında somut siyasal hedef farklıdır. Ulusal-devrimciler için her zaman bu anlama gelmese de, komünistler açısından Kürdistan’ın ayrı ayrı parçalarındaki mücadelenin asgari hedefi buralardaki burjuva diktatörlüklerinin parçalanmasıdır.
Türkiye’li komünistlerin görevi proletarya önderliğinde bir emekçi ayaklanmasıyla bir sovyet cumhuriyetinin kurulmasına önderlik etmektir. Kürdistanlı, Irak, Suriye veya İranlı komünistlerin ödevi de kendi coğrafyalarında aynı hedef için mücadele etmek olmalıdır. Ne var ki bir burjuva Kürdistan devleti somut olarak mevcut olmadığına göre, bir siyasal mücadelenin hedefi olarak tek bir burjuva devleti komünist Kürtlerin önünde mevcut değildir. Aksine Kürdistanlı komünistlerin önüne her zaman dört ayrı düşman, ayrı ayrı ya da birlikte dikilmektedir. Yahut daha kötüsü olmaktadır: ayrı ayrı parçalardaki ulusal-devrimci, ulusal-demokratik akımlar ezen ulus devletleri arasındaki çatışmalardan yararlanma dürtüsüyle bu devletlerden birine karşı, diğeriyle yakınlaşma hatasına sık sık düşebilmektedir. Bu hataya düşülmediği zaman da, ezen ulus devletlerine karşı Kürt sömürücü kesimleriyle yakınlaşma tuzağına düşülmektedir.
Bu nedenle de özgür bir Kürdistan mücadelesinin doğal olarak bölgedeki işçi sınıfından destek alması güçleşmekte, sınırlanmakta yahut imkansız hale gelmektedir. Bunun için de, hem Kürdistan’da hem de ezen ulus devletleri çerçevesinde enternasyonalist komünist örgütlerin yaratılması acil ve mücadelenin kaderini tayin edici bir önem taşımaktadır.
Kürdistan Komünistlerinin
Ayrı Örgütlenmesi Yetmez
Ayrı Kitle Örgütlerinin Yaratılması da Şarttır
Her ne kadar Ekim devriminin etkisi ilkin Kürdistan’da yankı bulduysa da Dersim mevzisinin ve onun ardından Mahabad’dakinin de ezilmesinin ardından, bilhassa Molla Mustafa Barzani’nin Behdinan’a dönüşüyle ağırlık merkezi Başur Kürdistan’a geçmişti. Bunun etkisi çabuk Kuzey’e de yansıdı. 27 Mayıs darbesinin ilk işi bu etkinin kırılmasına yönelik oldu.
Ama 1961 Anayasası’nın yarattığı açılımla Türk Solu ve işçi hareketi canlanırken Kuzey Kürdistan’da da bunun yankısı geri kalmadı. Kürt hareketini Türk soluna bağlama gayretleri işe yaramadı. TİP ile birlikte Türkiye’de bir KDP kurulması yönündeki girişimler de hemen baş gösterdi.
Ne Faik Bucak’ın ve Sait Elçi ile yoldaşlarının ardından da Sait Kırmızıtoprak’ın (Dr. Şıvan) karanlık komplolarla katledilmeleri bu gelişmenin önünü kesemedi. Ne var ki Kürtler Türk Solunun içinde erimeye karşı koymakta ısrar ettilerse de ayrı parçalardaki Kürt örgütleri kendi aralarında birleşmeyi başaramadılar.
Bu bakımdan her ne kadar 70’li yıllarda bir kısım militanların ayrı örgütlenme hedefiyle hareketlenmesi yakın döneme damga vursa da doğrusu tam tersidir. Devletin ve şoven ve sosyal şovenlerin Kürt hareketini Türk Solu içinde eritme çabaları etkili olmamıştır. En sonunda tam tersi olmuş Türk solu neredeyse ana bölüğüyle HDP ile doruğa çıkmak üzere «Türkiyelileşen» Kürt hareketi içinde erimeye başlamıştır dense yeridir.
Bu bakımdan her ne kadar sık sık söylense de Kuzey Kürdistan’da Kürtlerin ayrı örgütlenmesi fikri yeni bir gelişme değil adeta olağan durum olarak görülse yanlış olmaz. Yine de «ayrı örgütlenme» fikri adeta bir zaruret olarak bilhassa 70’li yıllardan itibaren vurgulanmaya başlamıştır. Sonuçta varolan muhtelif Kürt parti ve hareketlerinin neredeyse tamamı bu süreçte şekillenmiştir.
Ne var ki bu ayrı örgütlenme akımı daha ziyade Türk örgütlerinin içindeki Kürt militanların ayrılarak örgütlenmesi doğrultusunda olagelmiştir. Kimi örgütlerin seksiyon örgütlenmesi vb. eğilimleri de bu gidişe çare olamamıştır.
Öyle ki halihazırda Kürdistanlı devrimcilerin ayrı örgütlenmesi gayet tabii bir yenilik gibi genel kabul görmektedir. Ne var ki bu gelişme özellikle enternasyonal ve enternasyonalist bir örgütlenme kavrayışının olmayışı nedeniyle esas itibariyle Kürdistanlı devrimcilerin Türk devrimcilerden ayrılması biçiminde somutlanmaktadır. Bir dönem ağabey-kardeş ilişkisi biçiminde şekillenen bu gelişme ise bilhassa Kürdistan’daki dinamikler nedeniyle son zamanlarda tersine dönmüş ve ağabey ile kardeş yer değiştirmiş durumdadır. Ne var ki yine temel sorun hala enternasyonalist ve enternasyonal bir örgütlenme şekillenebilmiş olmamasıdır.
Bu nedenle Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcileri birbirlerinden kopartan yahut güç dengelerine göre birbirlerine mecbur bırakan bir durum hüküm sürmektedir. Bu nedenle yani devrimciler bakımından yegane çare bir enternasyonal örgütlenmenin önünün açılmasıdır. Kaldı ki bu aynı zamanda Iraklı, Suriyeli, İranlı hatta Kıbrıslı devrimcilerle de bir enternasyonal çatı altında buluşmanın önünü açacaktır.
Bu konu bir yana mevcut durumun yarattığı bir başka sorun da kitle örgütleri düzeyinde kendini göstermektedir. Siyasi örgütlenme temelinde ayrı örgütlenen Kürtler sendikal ve mesleki düzeyde yani kitlelere hitap eden doğrultuda aynı eğilimde değillerdir. Kitle ve meslek örgütleri çerçevesinde bir ayrı örgütlenme fikri ve girişimi nadiren akla gelmektedir.
Hiç kuşkusuz «Türkiyelileşme» perspektifini benimseyenler bakımından bu gayet olağan hatta tercih edilen bir durumdur. Ama bağımsız Kürdistan fikrini savunanlar açısından kabul edilebilir bir şey olmasa gerektir. Üstelik meslek örgütleri kitle örgütleri vb. bakımından böyle bir ayrı örgütlenmeyi açık ya da örtük olarak teşkil etmenin önünde herhangi bir yasal engel de yoktur. Öte yandan bu kitle örgütlerinin diğer parçalardaki muadil kitle örgütleriyle resmi yahut gayrı resmi bir birlik kurmalarının önündeki engeller de aşılamayacak engeller değildir.
Kaldı ki Kürdistan’daki dinamikler nedeniyle muhtelif sendikal veyahut meslek örgütlerinin tabanında en dinamik unsurların daha ziyade Kürtlerden oluştuğu da sır değildir. Bu durum Kürt kitleleri Türkiyeli kitle örgütlerinde kalıp oralarda neredeyse çoğunluk oldukları halde kendi dillerinde ve kendi siyasi hedefleri doğrultusunda yer almasına engel olduğu gibi Türkiyeli sol örgütlerin bu alanda görece zayıf ve aykırı konumda kalmasına yol açmaktadır. Bu karmaşık ve aykırı durumun sonucu elbette Türk solunun da görece zayıf kalmasıyla sonuçlanmaktadır.
Demek ki bağımsız birleşik bir Kürdistan hedefini güdenler bakımından bu durumu aşmak üzere yegane çözüm devrimcilerin/komünistlerin enternasyonal bir çatı altında buluşması kitlelerin de kendi kitle örgütlerini ulusal temelde tasavvur etmeye başlamasıdır. Bu seçenek hem komünistlerin enternasyonal örgütlenmesinin önünü açar hem de kitle örgütlerinin biri diğerine baskın ve dengesiz biçimde şekillenmesinin önünü keser.
Hiç kuşkusuz bu bakış açısı ancak enternasyonalist komünistlerin benimseyip arkasında durabileceği bir çözümü işaret eder ama somut durumda aynı zamanda Kürdistan’ın dört parçasında kitlelerin kaynaşması suretiyle Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı doğrultusunda bir dinamik yaratacaktır.
Kürdistan’da Siyasal Mücadelenin Tarihi
Emperyalizm Çağından İtibaren Ele Alınmalıdır
«Kürt sorunu» Türkiyeli devrimcilerin ve kamu oyunun gündemine en çok son yıllarda girmişse de, bu sorunun evveliyatı olduğu açıktır. Ama bu evveliyatın ne olduğu konusu o kadar açık değildir.
Kimi bakış açılarına göre «Kürt sorununu» Ahmede Hani’den, Yezdan Şer ayaklanmasından, Kawa’nın mücadelesinden vb. itibaren incelemek mümkündür. Ancak bu bakış açısı, sorunu ulusal/kültürel bir sorun olarak görmekle maluldür.
Kimileri de bu sorunun asıl anlamını 1984’teki çıkış ile, yahut PKK’nin tarihi ile kazandığı kanısındadır. Bu bakış açısı da, sorunu Misak-ı Milli sınırları içinde görmekten dolayı yanlıştır. Her iki bakış açısının buluştuğu veya birbirini desteklediği durumlar da, birinci ya da ikinci yanlışın düzeltilmesi anlamına gelmez.
Çağdaş ve siyasal bir sorun olarak «Kürt/Kürdistan sorunu» tarihsel bakımdan «emperyalizm ve ulusal kurtuluş mücadeleleri çağı» içinde tarif edilmelidir. Bu çerçevede bir siyasal sorun olarak «Kürt/Kürdistan sorunu», Ekim Devrimi’nin ve birinci emperyalist paylaşım savaşının ardından belirmiştir.
Bunun bir ayağı Kürdistan’ın «kirli emperyalist barış» sayesinde dörde bölünmesidir. Bir diğer ayağı da, Şeyh Mahmud-u Berzenci’nin İngiliz emperyalizmine karşı ve SSCB’den de destek talebiyle başlattığı harekette bulunabilir. Bir diğeri aynı süreçte ve benzer perspektiflerle Rojhilat’ta Simko önderliğinde başlayan harekette görülebilir.
Oysa bu arada Ortadoğu’nun emperyalistler tarafından parçalanılıp paylaşılması sürecinde daha önce Osmanlı ve Pers imparatorlukları arasında parçalanıp paylaşılmış olan Kürdistan iki ayrı devletin sınırları içinde bir daha parçalanarak dörde bölünmüştü.
Komünist Enternasyonal belgelerinde ise Kürtler sadece bir kere, dördüncü kongre belgelerinde «Bedirhaniler»[4] vurgusuyla ve aşağılanıp desteklenmeyecek bir hareket olarak geçer.
Öte yandan İngiliz emperyalizmi Kürdistan’ın bir parçası üzerine Fransız emperyalizmi bir diğer parçası üzerine çökmüş ve buralarda kendilerine tabi hükümetlerin kurulması için çabalamaktayken İngiliz ve Fransız komünistlerinin gündemlerine bu konunun girdiğine dair bir belirti yoktur. Güney Kürdistan’da (Başur) Mahmut Berzenci önderliğinde veya Doğu Kürdistan’daki (Rojhilat) Simko önderliğinde, Kuzey Kürdistan’da önce Azadi sonra Hoybun önderliğinde gelişen hareketler ne Komünist Enternasyonal’in ne de üye partilerin (TKP dahil) gündemine gelmiş değil. Bu konularda da Komünist Enternasyonal ve üyesi partilerin herhangi bir değerlendirmesi olmadı.
Bu konuda açıkça söylemek gerekir ki Kürt hareketi bu süreçte Komünist Enternasyonal tarafından denetlenmeyen SSCB’nin dış politikasına tabi olarak ele alınmıştır. Bu bakımdan Komünist Enternasyonal’in kurucularından olan TKP’nin de herhangi bir katkı yahut müdahalesi yoktur.
Daha önemlisi yaşadığımız topraklarda Kuzey Kürdistan ve Batı Ermenistan’ın Osmanlının mirası üzerinde emperyalistler tarafından tahkim edilen gerici T.C. devletine ilhak ediliş sürecindeki belli başlı başkaldırılarda da (Erzincan Şurası, Koçgiri, Azadi hareketi, Xoybun ve Ağrı Kürt Cumhuriyeti, Dersim, nihayet 1984 çıkışı ve sonrası) bunun izi sürülebilir.
Bu örnekler, Kürt tarihinin zaman zaman anılan başka örneklerinden (Bedirhan hareketi, Yezdan Şer, Şeyh Ubeydullah vb.) farklı olarak, kültürel değil, siyasal bir damarı oluşturmaktadır. Bununla birlikte Kürdistan’ın başka parçalarıyla ilgili gelişmeler de Komünist Enternasyonal’in ve uluslararası komünist hareketin gündemine girmemiştir.
Ne var ki bu gelişmeler karşısında ne TKP’nin ne de Komünist Enternasyonal’in somut bir desteği olmadığı gibi aksine bunları görmezden gelen bir yaklaşımı vardır. Bu konuda da sorumluluğu bolşeviklere atma eğilimi yaygındır. Oysa bu konuda enternasyonali bilgilendirmek herhalde evvela Türkiye’li komünistlerin partisine düşerdi. Orta Doğu’da aktif olarak iş gören emperyalist devletlerdeki komünistlerin de herhalde büyük sorumlulukları vardır.
Bunun yanısıra elbette Kürdistan sorunu sadece Türkiye’yle ilgili değildir. İngiliz emperyalistlerini epeyi meşgul eden Berzenci hareketi ve onunla bir biçimde bağlantılı olan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, sonrasında Irak’taki direnişler, Aynı zamanda hareketin aşiret önderliklerinin elinden çıkmasına bir örnek olan PKK hareketinin anlamı ve önemi de bu çerçevede anlaşılmalıdır.
Şah’ın devrilmesini izleyen İran’daki direnişler ve bugün Güney Kürdistan’daki hareket nihayet Rojava devrimiyle başlayan süreç de, bu tarihin önemli dönemeç noktalarını oluşturmaktadır.
Ancak bugün gelinen noktada PKK hareketi Kürdistan sorununun bir uluslararası ilgiye mazhar olmasına yol açmış durumdadır. Ama bu bugüne kadarki hareketler içinde en çok dikkate alınması gereken hareketin PKK hareketi olmasından ileri gelmekte değildir. Bunun başlıca nedeni esasen PKK’nin diğerlerine kıyasla çok daha modern ve etkili bir siyasi örgütlenmeyi ve bu sayede yürüttüğü propaganda faaliyetlerinin etkili olmasıdır.
PKK hareketi ilk kuruluşuyla değilse de, 1984’ten sonraki süreçte Kürdistan’daki siyasal mücadelenin yeniden Kuzey Kürdistan eksenine oturmasında önemli bir dinamik oluşturmuştur. PKK hareketi bütün bir tarihsel süreç içerisinde Kürdistan’ın dört parçasında da etkili bir varlık gösteren ilk büyük hareket olması itibariyle önem taşır.
Bu gelişmenin tam da Orta Doğu’da iki emperyalist savaş sırasında sağlanan düzenlemelerin yeniden düzenlenmesi doğrultusunda çatışma ve çekişmelerin olduğu bir döneme denk düşmesi bu önemi daha da arttırmaktadır. PKK’nin konumu ve Kürdistan’daki halihazır ulusal dinamikler kendisine rağmen bu hareketi bir «oyun bozucu etken» haline getirmektedir. PKK’nin bu paradoksal konumu ile Kürdistan toprağında nesnel bakımdan gelişen ulusal devrimci dinamikler başlı başına ele alınmayı gerektiren bir konudur.
Ama asıl vurgulanması gereken nokta Kürdistan’ın ilk emperyalist paylaşım savaşının ardından olduğu gibi yeni bir paylaşım kavgasının çekişmeleri çerçevesinde en önemli uluslararası odaklardan biri oluşudur. Bu yüzden Kürdistan daima belli başlı emperyalist güçlerin gündemindedir.
Uluslararası planda devrimci akımlar da emperyalistler kadar olmasa da Kürdistan’daki gelişmelere her zamankinden daha fazla ilgilidir. Öte yandan Kürtlerin bölgede olduğu kadar büyük, siyasallaşmış ve yerli akımlarla boy ölçüşebilecek çapta bir diaspora vasıtasıyla uluslararası çapta bir etki yarattıkları da aşikardır. Ama bu etkinin uluslararası çapta bir devrimci dinamiğe hayat vermesi için bir dünya devrimi perspektifine ve bu perspektif doğrultusunda plan yapıp siyasal etkinlik gösteren bir harekete ihtiyaç vardır. Bu çapı ne olursa olsun bir başına Kürt hareketinin içinden çıkacak değildir. Evvela bir dünya devrimi perspektifine ve enternasyonalist devrimcileri bünyesinde örgütleyecek bir dünya partisine gerek vardır.
Bu itibarla evvela bir dünya partisinin maddi temeli olan dünya devrimi fikrinin ne zaman ve nasıl ortadan kalktığını hatırlatmaya gerek var.
[1] PKK’nin değerlendirilmesi bu kitap içerisinde geçiştirilecek bir konu değildir. Ama hiç söz etmeden geçmek de olmazdı. Gecikmeden bunu başlı başına ele alan bir broşürü hazırlamaktayız.
[2] Bu konuda Marx ve Engels’in İrlandalı devrimcilerle İngiliz devrimcileri arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği hakkındaki bu kitabın eklerinde de yer alan görüşlerine bakınız.
[3] Bu «ayrı örgütlenme» konusu 1970’li yıllarda Türkiye ve kuzey Kürdistan’da epeyi ele alındıysa da konunun oldukça uzun bir geçmişi var. İlkin İrlandalıların İngilizlerden ayrı örgütlenmesi bağlamında gündeme gelmiş ve Birinci Enternasyonal’e giden süreçte önemli bir konu oluşturuştu. Bunun için bu kitabın eklerindeki ilgili belgelere bakınız.
[4] Osmanlı döneminde birkaç kez gelişen ayaklanmalara önderlik eden bu Kürt aşireti savaş sırasında Osmanlı’ya karşı bilfiil Rus ordusunda yer almıştı. Bu nedenle bilhassa bolşevikler nezdinde (muhtemelen Taşnakların da etkisiyle) Kürtlerin mücadeleleri hep olumsuz bir biçimde değerlendirildi. Bir başka bakış açısı bu tutumun ardında Kürtlerin aşiret yapısı ve dini kurumlarla ilişkileri de etkiliydi. Ama bu bir mazeret olamaz. Zira Sovyet hükümeti söz konusu Kürt aşiretlerine kıyasla hiç de daha «ilerici» olmayan Afgan emiri ile ilişki kurup desteklemekte tereddüt etmemişti.
