Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine Giderken
Sapla Samanı Karıştıran
Devrim İddiasında Bulunamaz
Tıpkı komünistlerin en gerici sendikalarda ve kitle örgütlerinde çalışmasının şart olduğu vurgulandığı gibi, «en gerici» meclislerde bile yer alması gerektiği bu çizgiyi takip edenlerin benimsemesi gereken tutumdur.
Bundan murat edilen bu gerici kurumların içinde yer alarak (Lenin’in «domuzlar ağılı» dediği Duma’da bile!) bu kurumları bir kürsü olarak kullanıp onların iç yüzünü emekçiler ve ezilenler nezdinde teşhir etmektir. İç yüzünden bahsedildiğine göre elbette bunu söz konusu kurumların içinde yer alarak yapmak daha isabetli olur; bunun için oralarda yer almak hem gerekir hem de elverişli bir durumdur.
Marx parlamentoların «halkı yönetici sınıfın hangi üyelerinin temsil edeceğini ve ayaklar altına alacağını tayin etmek üzere belli aralıklarla yapılan seçimlerle oluştuğunu» söylemişti.
Lenin de «Devlet ve İhtilal»de «Amerika’dan İsviçre’ye, Fransa’dan İngiltere’ye, Norveç’e vb. dek, herhangi bir parlamenter ülkede “devlet işleri” hep kulislerde görülür; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar, kurmay kurulları tarafından yürütülür. Parlamentolarda, yalnızca “saf halkı” aldatma ereğiyle, gevezelikten başka bir şey yapılmaz» derken parlamentoların neyi ifade ettiğini ve etmediğini gayet açık belirtti.
Peki madem böyledir o halde bu parlamenter kurumlarda yer almanın anlamı ne olsa gerek? «Komünizmin Çocukluk Hastalığı: Solculuk» kitabında 1905’teki boykot tutumunu izah ederken Lenin şöyle söyledi:
“1905’te Duma’nın Bolşevikler tarafından boykot edilmesi, devrimci proletaryaya son derece değerli bir siyasi tecrübe kazandırdı ve legal ve illegal, parlamenter ve parlamento-dışı mücadele biçimleri birleştirildiğinde, parlamenter biçimleri reddetmenin bazen yararlı ve hatta zorunlu olduğunu gösterdi. Ama, bu tecrübeyi körü körüne, taklitçi biçimde, eleştirisiz, başka koşullara, başka durumlara uygulamak son derece yanlış olur. Bolşeviklerin 1906’da Duma’yı boykot etmeleri, küçük ve kolay onarılabilir olmakla beraber, gene de bir hataydı. Duma’nın 1907, 1908 ve sonraki yıllardaki boykotu ise vahim ve onarılması zor bir hata oldu, çünkü o sırada, bir yandan devrimci dalganın çok hızlı bir yükselişi ve bunun ayaklanmaya dönüşmesi beklenemezdi, diğer yandan burjuva monarşinin yeniden dirilişini getiren tarihsel durumun bütünü, legal çalışma ile illegal çalışmanın birleştirilmesini gerekli kılıyordu.” (Bkz. Sol Komünizm)
Lenin bu pasajda mutlak surette boykot tutumunu savunan Bordiga vb. «solculara» hitap ediyordu. Seçimlerde nasıl bir taktik izlenmesi gerektiği konusu hakkında bolşevizme sadık kalarak düşünüp söz söylemek isteyenler öyle ya da böyle Lenin’in bu konuda yazdıklarına, bolşeviklerin yaptıklarına (ki yukarıdaki alıntıda görülebileceği gibi Bolşeviklerin yaptıkları arasında yanlış olanlar da var!) ve daha az sayıda bir kısmı da Komünist Enternasyonal’in taktik ilkeleri konusunda ortaya koyduklarına bakarak hareket etme eğilimindedir.
Bu gayet tabii ve isabetli bir yaklaşımdır. Küçük ya da büyük her hangi bir komünist örgütün de böyle yapması gerekir. Bu referanslara bakarak ve kendi çapını da dikkate alarak böyle bir yaklaşımla seçimlere dair doğru bir tutum benimsemek mümkündür. Hatta ancak bu takdirde doğru bir taktik tutum benimsenebilir.
Yaşadığımız topraklarda bu esaslara dikkat ederek yaklaşıp seçimlere ilişkin tutum belirleyenler az da olsa var. Böyle bir yaklaşımla doğru bir taktiğin ne olması gerektiği konusunda isabetli bir tutum tarif edilebilir. Hatta bu tutumun isabetli olduğunu göstermek için sayısız örnek bulunup bunlara dayanarak benimsenen tutum desteklenebilir. Nitekim böyle yapanlar da var. Ama en doğru taktiğin bir doğru fikir olmakla kalmayıp uygulanabilir olması gerektiğini unutmadan!
Öte yandan seçim taktikleri hakkındaki görüş ve önerilerin üzerinden atladığı bir başka önemli husus var. Görünen o ki hem cumhurbaşkanlığı hem de meclis seçimlerinin birlikte yapıldığı dikkate alınmamaktadır. Yani bir başka deyişle seçimlerin hem yasama/denetleme organı için, hem de yürütme organı için yapıldığı ihmal edilmektedir.
Oysa böyle bir yaklaşım baştan sapla samanı karıştırmak olur. Zira geçmişteki örneklerden hangisini ele alırsanız alın Türkiye’de yaklaşan 2023 seçimlerine uygun bir örnek bulma ihtimali yoktur. Zira bunlardan örnek alınabilecek olanların hepsi yasama organına, oradaki oyunu bozmak ve bu kurumu istismar ederek teşhir etmek üzere komünist, «devrimci ajanlar» göndermeye dairdir. Bu maksatla benimsenip uygulanabilecek taktiklerin hepsi de başarılı olup olmamalarından ve maksada hizmet edip etmemelerinden bağımsız olarak muteber olurlar.
Ne var ki sapla samanın karıştığı nokta tam da buradadır. Bu kabil hesap ve yaklaşımların hepsi olayın 2023 Türkiye’sinde geçtiğini ve işin içinde cumhurbaşkanını tayin etme durumunun olduğunu göz ardı ederek tasarlanmış olur. Oysa başvurulacak ve örnek alınacak tutumların hiç biri devletin başına kimin geçeceğini tayin etmek üzere yapılacak seçimler değildir. Bu itibarla tam da bu husus üzerinde durmak gerekir.
Komünistlerin seçimlere dair tutumunu belirlemek için başvurulan örnekler arasında örneğin Rus Çarı’nın yerine «işçileri temsil eden bir çarın» seçilmesi, yahut İngiltere kralının yahut kraliçesinin karşısına bir kral yahut kraliçe adayı çıkarılması gibi bir örnek asla olmamıştır.
Seçim taktiklerine ilişkin tutumun belirlenmesi için başvurulan örneklerin hepsi şu ya da bu mahiyetteki bir parlamentoya, bir temsilciler meclisine, bir yasama ve/veya denetleme kurumuna temsilciler göndermeye dairdir.
Seçimler gibi ciddi bir siyasal soruna ilişkin taktik belirlemek için yapılan değerlendirmelerde «o da seçim bu da seçim» lakaytlığıyla ve gayrı ciddi bir biçimde yaklaşılamaz.
Bu bakımdan gerek Bolşeviklerin Duma seçimlerinde benimsedikleri doğru/yanlış tutumları veya Komünist Enternasyonal’in parlamentoya ilişkin karar ve tezleri ancak yasama ve denetleme organlarının tayini ile ilgili seçimlerde uygulanabilecek taktiklerdir. Nitekim ne bolşevikler ne de başka devrimciler yürütme organına dair tutumlar konusundaki taktikler üzerine kafa yormamışlardır.
Zira bu konu esas olarak devlet aygıtının ele geçirilip parçalanmasına yani proleter devrimine ilişkindir.
Bu bakımdan ister Çarlık otokrasisi olsun ister İngiltere’deki yahut başka yerlerdeki muhtelif meşruti (yani meclisli) monarşiler olsun bu tür rejimler karşısında asgari tutum «kahrolsun otokrasi veya monarşi» şiarında ifade bulur ve bir cumhuriyet doğrultusunda kurucu meclis (yani yeni bir anayasa) hedefinden geçmek zorundadır.
İşlerin karıştığı nokta bir meşruti yahut mutlak monarşi ile değil de bir cumhuriyet ile karşı karşıya bulunulduğu durumda belirir. Bu takdirde sorun monarşiye karşı cumhuriyet mertebesinde şekillenir. Bir başka deyişle çıplak olarak yürütme erkinin akibetine dair bir sorun olarak ortaya çıkar.
Sosyalistlerin parlamentolarda yer alıp almayacağı konusunda muhtelif veçhelere sahip tartışmalar oldukça çok ve çeşitlidir. Öyle olsa da yürütme organına ilişkin tutuma dair tartışmalar o kadar çeşitli değildir; ve oldukça nettir: devrim ve reform kadar net ayrılırlar.
Bu netlik Radikal Parti’den (bu parti Fransız kolonyalizminin yayıldığı dönem boyunca iktidarda olmuştur) kopup sözümona «bağımsız sosyalist» partiyi kuran Alexandre Millerand sayesinde, onun adıyla tanımlanan bir sıfata kavuştu: millerandcılık.
Millerand ilkin Paris Komününü ezen komutanların en zalimlerinden olan general Galifet’nin savaş bakanı olduğu hükümette yer aldı. Önce ticaret bakanı sonra sanayi, ardından PTT ve iletişim bakanı koltuklarına oturdu. Mazereti «hükümet politikalarını işçilerin çıkarları doğrultusunda etkilemek» idi.
Bakanlık yaptığı dönem boyunca bir dizi «sosyal reformun» gerçekleşmesini sağladığı da elhak doğrudur.
Ama 1912-13 arasında da Savaş Bakanı olan Millerand nihayet 1920-24 arasında da Cumhurbaşkanlığı makamına yerleşti. Böylece «ilk sosyalist bakan» olduktan sonra «ilk sosyalist cumhurbaşkanı» ünvanını da aldı.
Bernstein’cılık marksizmin temel saptamalarında revizyon yapma önerisi ile revizyonizme özdeş kullanılıyorsa Millerand’cılık da burjuva hükümetlerinde ve yürütme organlarında yer almak anlamında kullanılır oldu sosyalist literatürde.
Teoride revizyonizmin babası olan Edouard Bernstein ile olduğu gibi, bu revizyonizmin pratikteki öncüsü olan Millerand hakkında da sert polemikler yapan Rosa Luxembourg 1899’da şöyle yazdı:
“Hiç değilse işçiler parlamentoda taleplerinin kabul edilmesini sağlayamadıkları takdirde sokakta ve başka yollardan bir muhalefet mücadelesi sürdürebilirler. Buna karşılık işlevi yasa yapmak değil yasaları uygulamak olan hükümet çerçevesinde ilkesel bir aykırılığın hayata geçirilebilmesine yer yoktur. Farklı partilere mensup bakanlardan da oluşsa hükümet bütün organlarıyla ve sürekli olarak ona hareket imkanı veren belli ortak ilkeler temelinde yani mevcut düzen temelinde başka deyişle burjuva devleti temelinde hareket eder.”.
“O halde sosyalistlerin bir burjuva hükümetine girmesi devletin kısmen ele geçirilmesi anlamına gelmez; aksine sosyalist partinin kısmen burjuva devleti tarafından ele geçirilmesi demektir.”
“(Siyaset yapma iddiasıyla) burjuva siyasi faaliyetiyle sosyalist siyaseti bağdaştırma girişimlerinin bir tek sonucu olabilir: işçi sınıfının kudretini felç etmek ve proletaryanın sınıf bilincinde bulanıklık yaratmak”
Millerand bu kadarla kalmadı. Bakanlıkları sırasında bir çok işçi eyleminin kanlı bir biçimde bastırılmasının sorumluluğunu üstlendi. Savaş patlak verince de «artık gündemde işçi hakları, sosyal yasalar filan yok sadece savaş var» diyecekti.
Böylece oportünist karşı devrimcilerin burjuvaziye «sosyalist cumhurbaşkanı» olarak hizmet etmelerinin yolunu döşedi.
Yaşadığımız topraklarda millerandcılığın ne olduğu bernştayncılık kadar bilinmez. Zaten yasama organında yer alma fırsatları TİP’in ilk seçim zaferinden beri görülmüş olsa da, yürütme organında yer alma ihtimali pek belirmekte değildir. O nedenle olsa gerek, seçim taktikleri genel ve yuvarlak olarak seçimler başlığı altında ele alınır oldu.
Seçimlere katılmak/katılmamak veya seçimleri boykot etmek konuları da hep böyle tartışıldı. Hatta seçimlere katılmak dendiğinde çoğunlukla seçim zamanları propaganda yapma, şu ya da bu adaylar için oy isteme faaliyetleri kastedilmektedir.
Bin umut adaylarının meclise girmesini ve ardından HDP’nin TBMM’nin üçüncü partisi haline gelmesiyle uzun yıllar sonra mecliste yer alma ve orayı bir kürsü olarak kullanma fikri giderek yaygınlaştı. Bu yolda fırsatlar da belirdi. Zaten uygulandığı zaman bile pasif boykot olarak benimsenen boykot taktiği ise giderek az benimsenen bir tutum olmaya başladı.
Öte yandan bu günlerde solda siyaset yapan militanların önemli bir kısmı daha doğmadan beri (belediye başkanlığı düşünülürse) bir nevi «seçim şampiyonu» olarak algılanan ve öyle pazarlanan Tayyip Erdoğan adeta seçimlerin değişmez bir aktörü olarak anılmaktadır. Böylece solculuk da «Erdoğan karşıtlığı» çerçevesine sığar.
Üstelik seçimler bu kuşakların önüne olağan peryodlardan daha sık gelmektedir de. Böylece siyasetten kopmamak siyasal faaliyet yürütmek dendiğinde akla seçimlere ilişkin taktiklerin gelmesi de şaşırtıcı değildir. Ama bu durumun yarattığı alışkanlık adeta siyaseti seçimlere ve seçim taktiklerine indirgeme gibi etki de yapmaktadır.
20-30 yaşlarındaki militanların çoğu için siyaset ister istemez seçimlere ilişkin tutum çerçevesinde algılanır hale gelmiştir. Daha önceleri devrimciler arasında nispeten daha fazla muteber olan boykot tutumu da bu süreçte iyice zayıflamış durumdadır. Ama aynı zamanda yaklaşan seçimlerin mahiyeti de git gide daha fazla gözden kaçmaktadır.
2023 seçimleri bu bakımdan ibret alınacak tutum ve önerilere sahne olmaktadır. «Yetmez ama evet»ler sayesinde kabul edilen anayasa değişikliğine göre (bir başka ifadeyle güçlendirilmiş 12 Eylül Anayasası) bu seçimler hem yürütmenin başını ve kabinesini tayin edecek hem de başkanın karar ve tekliflerini tasdik etmeye memur bir meclisi.
Ne var ki her ne kadar muhtelif tartışmalar ve tahminler bu gibi unsurlar üzerinde yoğunlaşmışken komünistler ve bolşevizmin referanslarına bakarak tutum belirleme gayretinde olanların hemen hemen hepsi bakımından turbun büyüğü hala torbada unutulmuş durumdadır.
Zira bütün hesaplar ve kaygılar Cumhur ittifakını yenilgiye uğratmak ve/veya geriletmek hedefleri etrafında şekillenmektedir. Bunun da parlamentoyu kürsü olarak kullanıp içeriden teşhir etmekle doğrudan doğruya bir ilgisi yoktur.
Doğrusu seçimlere giderken stratejik hedefini net biçimde böyle belirleyip bunu açıkça dile getirenlerin başında HDP geliyor. En son yerel seçimlerde olduğu gibi HDP kazanamayacağı yerlerde AKP’ye kaybettirme çizgisini takip etmektedir.
Her ne kadar kazandıkları yerlerde kayyımla yer değiştirmeyen belediye başkanı kalmadı ise de ve bu kazanım ve kayıplara rağmen Erdoğan hala hiçbir kural tanımadan hüküm sürmeye devam ediyor olsa da bu sefer Erdoğan’a kaybettirme olasılığının giderek kuvvetlenmesinden cüret alarak bu sonucu elde etmek üzere gayret ve umutla hareket etmektedirler.
Ne var ki bu mecrada ve henüz Millet İttifakı ve «altılı masa» adayını ilan etmemiş olsa da önünde sonunda ve «iyi saatte olanların» da gayretleriyle uygun bir adayın bulunup çıkarılacağına dair umutlar sönmemektedir. Ama bütün bunlar esas itibariyle parlamenter burjuva politikası alanında top oynamaya karar vermiş ve buna heves edenler için anlamlıdır.
Nitekim bu alanın aktörleri ve figüranları bütün güç ve imkanlarıyla bu gidişatın kendileri bakımından hayırlara vesile olması için gayretle ve her türlü fedakarlığı göze alarak hareket etmektedir.
Ama seçimlere bu alanı sabote etmek üzere oraya girme iddiasında olanların işi bu olmamalıdır. Hele cumhurbaşkanlığı seçimleriyle TBMM seçimlerini birbirine karıştırıp bu seçimlerde aday göstererek tutum almayanların devrimci mücadeleden söz etmeye hakkı olmayacağına dair vurgular bu konuda kafa karışıklığının doruğunu temsil eder; akla ziyandır.
Tam burada komünistler ve devrimciler açısından asıl çetrefil konu ortaya çıkar. Çünkü bu seçimler tarihten örnek alınan ve referans olarak kabul edilenlerden hiç birine benzemez. Oysa kimse bunun farkındaymış gibi görünmemektedir.
2023 seçimlerinde sadece parlamento bileşimi yenilenecek değildir; hatta bütün fırtınalar asıl olarak Cumhurbaşkanının kim olacağı etrafında kopmaktadır. Yani seçimlere bağımsız bir tutumla katılmak yetmez bir de bağımsız bir cumhur başkanı adayı göstermek gerekir.
Bırakalım başka şartları böyle bir bağımsız aday olabilmek için yüz bin seçmenin imzasının toplanması şartını yerine getirmek de her babayiğidin harcı değildir. Seçimi kazanmak kadar çetin bir iş ve uzak bir hayaldir.
Öte yandan seçimlere oy vererek veya aday göstererek katılmak olsa olsa 2015’te olduğu gibi «seni başkan yaptırmayacağız» çizgisinde olduğu takdirde anlamlı olur. Yani parlamenter düzenin işleyişine çomak sokma hedefiyle anlamlı olur. Bu yolda somut bir seçenek olabilecek olan bir tek HDP’dir; yahut onun ağırlık merkezinde olduğu bir ittifak olabilir. HDP bu fikre her bakımdan hazır ve idmanlıdır. Ama şimdiden Millet ittifakını ve altılı masayı kösteklememe hassasiyetiyle hareket etmektedir. Bir başka deyişle birinci turda Erdoğan’a kaybettirip ikinci turda millet ittifakı adayını desteklemenin yolunu döşemektedirler. Ama 2015’te AKP’ne ilk seçim yenilgisini tattırdıkları gibi «seni başkan yaptırmayacağız» bile diyememektedirler. Zira bu misyonu altılı masaya emanet etmiş durumdadırlar.
Ama komünistler ve devrimciler açısından asıl sorun başka yerdedir. Kendine komünist devrimci vb. sıfatları yakıştıranlardan hangisi çıkıp «ben NATO’nun ikinci büyük ordusunun başkomutanı olmaya talibim» diyecektir? TKP örneğinde olduğu gibi propaganda kampanyasının merkezine NATO’dan çıkmayı da koysa herhangi bir adayın hem cumhurbaşkanlığına talip olup hem de sosyalizm ve devrimden söz etmesi mümkün değildir.
Bu bakımdan en kurnaz taktik tutum seçimlere meclise vekillerini sokmak üzere katılıp cumhurbaşkanlığı ile ilgilenmemek olur. Örneğin TİP’in yaklaşımı aşağı yukarı böyledir ve açıkça ifade edilmektedir. Ama zaten adıyla sanıyla parlamenter yoldan iktidara gelme geleneğini temsil eden bu partinin böyle hareket etmesi gayet tabiidir.
Öte yandan Kürtler cephesinde Mam Celal rolünü üstlenmeye heves eden, en azından bunu kendisine yakıştırmakta mahzur görmeyen olması da anlaşılabilir. Ama Türkiye ve Bakure Kürdistan’da bu rolün talipleri haddinden fazladır.
Her halükarda hem komünizmden hem de devrimden yana olduğunu iddia edip bu iddiayı sürdürmek için cumhurbaşkanı adayı gösterme şartını öne sürmek tam tersine reformizmin ilanı demek olur.
Komünist devrimcilerin TBMM ve Cumhurbaşkanlığını aynı seçime bağlayan düzenlemeyi red edip boykot tutumu alması icap eder. Bu 12 Eylül referandumunu boykot etme tutumu ile de uyumludur. Bu kimliği hak etmenin yolu «biz bu devleti yönetmeye değil parçalanmasına önderlik etmeye talibiz» demekten geçer.
Ama bu cüret ve kapasiteye sahip bir devrimci partinin olmadığı koşullarda bu konuda sarf edilen sözler «tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış» kabilinden bir tutumu ifade eder.
Oysa doğru bir taktik her şeyden önce uygulanabilir bir taktik olmak zorundadır. Sesini ancak birkaç yüz kişiye duyurabilen çevrelerin siyaset yapma ve doğru taktik tutum belirleme iddiaları ancak devrimci lafazanlık çerçevesinde kalır.
Seçimlerde mutlaka bir tutum almak gerekir saplantısına kapılanlar bu çetrefille uğraşa dursun, Komünist Devrimciler kendi öncelikli ödevlerine yoğunlaşıp yapabilecekleri şeyi yapmaya devam etmelidir.
Komünist partinin siyasetten kopmadan yürütülecek hazırlık faaliyetiyle kurulacağı iddiasını ortaya koyup siyasetten kopmamayı seçimler konusunda tutum belirlemeye indirgeyenlerle ayrım çekmek şarttır.
Örgütsel sorunların siyasal sorunlar olduğunu unutmadan hareket edildiği takdirde günün en önemli siyasi ödevinin Komünist Enternasyonal’e katılma şartlarını sağlayan komünist partisinin kuruluş kongresinin toplanmasını önüne koymak olduğunu vurgulamak gerekir. Bu öncelikli ödevin yerine getirilmesinin gereklerinden biri sadece bu yolda aynı amaç ve ilkeleri benimseyen ve tartışmalarını ortak referansların mihengine vurarak yürütmesi gereken komünistlerin parti yolunda birliğini sağlamaktır. Bunun için de evvel emirde bu referans belgeleri komünistlerin kullanımına sunmak başlı başına ve uzun yıllar savsaklanmış bir ödevdir.
Bugün komünist devrimciler için en sahici ve acil siyasal ödev budur. Bu konuda taahhütlerimizi harfiyen ve zamanında yerine getirdikçe parti yolunda komünistlerin birliğini sağlama yolundaki basamakları çıkacağız.
Bu meyanda aynı iddialara sahip komünistlere yüzümüzü dönüp öncelikli ödevlerini savsaklayarak komünistlerin parti birliği iddiasını kendilerinin daralan birliklerine indirgeme eğiliminde olanlarda ibret alarak yolumuzu yürüyoruz. Bu ilk merhalenin ardından hangilerinin geleceğini ise bu süreçte yaratacağımız ve ayıklayacağımız muhataplar netleştikçe birlikte karar vereceğiz.
Yaşasın Komünistlerin Birliği!
