Komünist Enternasyonal’de «Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu» Hakkında Benimsenen Tezler

A. TEZLER

1. Eşitlik konusunda –ki buna ulusların eşitliği de dahildir- soyut ve biçimsel tutum burjuva demokrasisine mahsustur. Genel olarak bireylerin eşitliği hakkındaki soyut ve şekli yaklaşımla burjuva demokrasisi mülk sahibi ile proleterin de şeklen ve hukuken eşit olduğunu vazeder. Sömürenle sömürüleni eşit gibi gösterir ve böylece sömürülen sınıfları en derin yanılgıya sürükler. Bu eşitlik fikri meta üretimine dayanan üretim ilişkilerinin bir yankısından başka bir şey değildir. Öyle olduğu halde insanların mutlak surette eşit olduğu kisvesi altında sunulan eşitlik fikri burjuvazinin elinde sınıfların ortadan kaldırılması iradesine karşı bir silah haline gelir; ve bu amaç için savaşan sınıfa yönelir. Halbuki eşitlik talebi gerçek anlamını sınıfların ortadan kaldırılması iradesinde bulur.

2. Esas hedefine -yani ikiyüzlü maskesini indirmek üzere burjuva demokrasisine karşı mücadele hedefine- uygun olarak burjuvazinin boyunduruğunu kırmak üzere mücadele eden proletaryanın bilinçli temsilcisi Komünist partisinin başlıca görevi burjuva demokrasisine karşı mücadele etmek, onun sahtekarlığını ve ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmaktır.

Bunun için evvela ulusal sorun hakkında soyut ve şekli ilkeler ileri sürmek yerine somut durumun somut tahlilini tarihi ve öncelikle iktisadi açıdan yapmak gerek.
İkincisi bilhassa ezilen sınıfların işçilerle çalıştırılan/sömürülenlerin çıkarlarını genellikle sözümona u­lusal çıkarlar diye sunulan ama aslında egemen sınıfın çıkarlarını ifade eden çıkarlardan ayırt etmek gerek.
Üçüncüsü hakları bakımından eşit olmayan bağımlı ve ezilen uluslarla tüm haklarına sahip olan baskıcı ve sömürücü ulusları birbirlerinden titizlikle ve kesinlikle ayırt etmek gerek.  
En gelişmiş ve en zengin kapitalist ülkelere kolonyal ve mali yollarla bağımlı hale getirilmiş olan dünya nüfusunun en büyük kısmının köleleştirilmiş olmasını gizleyen burjuva demokratik yalanları ifşa etmenin yolu budur.         
Bu gerçek finans kapital ve emperyalizm çağının başlıca karakteristik özelliğidir.

3. 1914-1918 emperyalist savaşı dünyanın bütün köleleştirilmiş uluslarına ve ezilen sınıflarına burjuva demokratik lafızların sahteliğini açık seçik göstermiştir. Savaşın her iki tarafındakiler de kendi davalarını haklı göstermek maksadıyla ulusal kurtuluş ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı üzerine parlak lafızlar etmiştir.       
Ama galip gelen burjuvazi, bir yanda Bükreş ve Brest-Litovsk anlaşmaları, öbür yanda Versay ve Sen Cermen anlaşmalarıyla «ulusal» sınırları kendi iktisadi çıkarlarına uygun olarak acımasızca çizmektedir. Burjuvazi için «ulusal sınırlar» bile bir pazarlık konusudur. Milletler Cemiyeti=Cemiyeti Akvam denen kuruluş savaşın galip devletlerinin birbirlerinin şımarıklığa varan istismarlarını sınırlamak üzere girişimlerine karşı kendilerini güvence altına almak üzere mutabık kaldıkları bir sigorta anlaşmasıdır. Burjuvazi açısından ulusal birliği yeniden tesis etme arzusu, «ülkenin geçmişten devralınan parçalarını biraraya getirme» çabası aslında yenik düşenlerin yeni bir savaş için güçlerini toparlama girişiminden başka bir şey değildir. Birbirlerinden suni bir biçimde kopartılmış parçalara bölünen ulusların/ülkelerin yeniden birleştirilmesi proletaryanın çıkarları ile de uyumludur. Ancak proletarya açısından sahici bir ulusal birliği ve özgürlüğü sağlamanın yolu sadece devrimci mücadeleyle ve burjuva egemenliğinin alaşağı edilmesiyle açılabilir. Cemiyeti Akvam ve emperyalist devletlerin savaş sonrası politikalarının tamamı bu gerçeği keskin ve açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Zira bunlar kapitalizm altında barış içinde birlikte yaşamanın mümkün olduğu hakkındaki küçük burjuva milliyetçi yanılgılarla ulusların eşitliğine dair yanılsamaları yıkmaktadır; her yerde ileri ülkelerin proletaryasının mücadelesiyle sömürge ve bağımlı ülkelerdeki emekçi sınıfların mücadelelerini ivmelendirmektedir.

4. Bu ilkesel saptamaların sonucunda ulusal sorun ve sömürgeler sorunu konusunda Komünist Enternasyonal’in politikasının esası bütün ulusların ve ülkelerin proletaryasıyla emekçi sınıflarını mülk sahipleriyle burjuvaziyi alaşağı etmek üzere ortak devrimci mücadele yolunda bir araya getirmek olmalıdır. Bu yakınlaşma ve ortak eylem kapitalizm karşısında zafer kazanmanın biricik güvencesidir. Kapitalizme karşı bu zafer kazanılmadan da ne eşitsizlikler ne de ulusal baskı ortadan kaldırılabilir.

Dünyanın halihazır siyasi durumu proletarya diktatörlüğünü gündem maddelerinin başına yerleştirmiştir. Dünya siyaset sahnesindeki tüm olaylar kaçınılmaz olarak tek bir odak noktası etrafında gelişmektedir: uluslararası burjuvazinin sovyet cumhuriyetlerine karşı kavgası. Bu durumda sovyet cumhuriyetleri de bütün ülkelerin ileri işçilerini ve sömürgelerle ezilen halklar cephesindeki ulusal kurtuluş hareketlerini kendi etrafında toplamaya gayret etmelidir. Zaten onlar da kendi kurtuluşları için devrimci proletarya ile birlik içinde olmaktan ve sovyet iktidarının dünya emperyalizmi karşısında zafer kazanmasından başka yol olmadığına acı deneyimlerle kanaat getirmiş durumdadırlar.

6. Demek ki şimdiki durumda artık bütün ülkelerin işçilerinin birliği için çağrı yapmakla yetinilemez. Bundan böyle sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerinin Sovyet Rusya ile yakın bir ittifak içinde olması da gerekir. Bu ittifakın hangi biçimleri alacağı her ülkedeki proleterler arasında komünist hareketin gelişme düzeyi ve az gelişmiş ülkelerle geri kalmış milliyetler cephesinde devrimci kurtuluş hareketinin gelişme düzeyi tarafından tayin edilir.

7. Federasyon bütün ulusların emekçi yığınlarının tam birliğe ulaşması yolunda bir geçiş biçimidir. RSFSC’nin (Rusya sovyet cumhuriyetlerinin federatif sosyalist cumhuriyeti) hem diğer sovyet cumhuriyetleriyle (vaktiyle Macaristan, Finlandiya ve Latviya, şimdilerde de Azerbeycan ve Ukrayna) ilişkileri içinde; hem de bu oluşumun kendi bünyesinde bulunan ve bağımsız siyasi varlıkları ve kendi hükümetleri olmayan (örneğin 1919 ve 1920’de RSFSC bünyesinde kurulan Başkır ve Tatar özerk cumhuriyetleri gibi) milliyetlerle ilişkileri çerçevesinde federasyonun işlevselliği deneyim içinde görülmüştür.

8. Bu konuda Komünist Enternasyonal’in görevi bu doğrultudaki gelişmeleri teşvik etmekten ibaret olamaz. Ayrıca sovyet hareketi ve sovyet sistemi temelinde gelişen bu federasyonların deneyimlerini irdeleyip incelemek de gerekir. Federasyonun tam birlik yolunda bir geçiş biçimi olduğu kabul edildikten sonra daha sıkı bir federatif birliğe doğru giderken şu hususlar dikkate alınmalıdır:        
Evvela kendilerinden askeri bakımdan son derece üstün olan bütün dünyanın emperyalist devletleri tarafından kuşatılmış olan sovyet cumhuriyetlerinin kendi aralarında çok sıkı bir birlik oluşturmadan ayakta kalmaları mümkün değildir.      
İkinci olarak sovyet cumhuriyetleri arasında sıkı bir işbirliğine gerek vardır; zira emperyalizm tarafından tahrip edilmiş üretici güçlerin canlandırılması ve emekçi halkın refah düzeyinin yükseltilmesi başka türlü mümkün değildir.          
Üçüncüsü bütün ulusların proletaryası tarafından denetlenen bir ortak plana dayalı bir birleşik dünya ekonomisinin yaratılması yolundaki harekete gerek vardır. Bu yönde bir eğilim daha şimdiden kapitalizm koşulları altında açıkça görünür hale gelmiştir. Hiç kuşkusuz sosyalizm bu eğilimin gelişimini daha ileri götürecektir.

9 Devletlerle ilişkisi bakımından Komünist Enternasyonal’in uluslara ilişkin politikası kendini sadece ulusların eşit olduğunu şeklen kabul etmekle sınırlayamaz. Burjuva demokrasilerinin -hatta kendilerini «sosyalist» olarak tanımlayanların bile- yaptıkları gibi sadece lafta kalan ve hiçbir pratik yükümlülük getirmeyen tutumlara indirgenemez.

Sözde «demokratik» anayasalarına rağmen, bütün kapitalist devletlerin ulusların eşitliği ilkesini ve ulusal azınlıkların güvence altına alınmış haklarını tekrar tekrar ihlal etmeleri komünist partileri tarafından hem parlamentolarda hem de parlamento dışındaki propaganda ve ajitasyon faaliyetlerinde tavizsiz biçimde teşhir edilmelidir. Ama bu yeterli değildir. Ayrıca şunlar da gerekir:         
Birincisi, ulusların eşitliğinin gerçekten sağlanıp temin edilmesinin sadece sovyet sistemi ile olabileceği daima açıklığa kavuşturulmalıdır. Zira bu sistem başta proleterler olmak üzere emekçi halkın tüm yığınlarını burjuvaziye karşı mücadelede birleştirir.   
İkincisi komünist partiler bağımlı ülkelerle kolonilerdeki halklarla, eşitliğe aykırı muamelelere maruz kalanlar (örneğin İrlandalılar yahut siyah amerikalılar vs.) bünyesindeki devrimci hareketlere doğrudan destek vermelidir.

Bağımlı uluslar üzerindeki ve kolonilerdeki baskıya karşı mücadele alanında özellikle önemli olan bu son koşul sağlanmadığı ve bu ulusların ayrı devletler olarak ayrılma hakları tanınmadığı takdirde özerkliklerinden bahsetmek İkinci Enternasyonal partilerinde görüldüğü gibi bir sahtekarlık olur.

10. Enternasyonalizmden sadece lafız olarak bahsedip pratik çalışma ve ajitasyon faaliyeti içinde küçük burjuva milliyetçiliği ve barışçılık yönünde kötü niyetli aldatmacalar yapmak sadece İkinci Enternasyonal partilerinin bir özelliği değildir. İkinci Enternasyonali terk etmiş olanlar arasında da yaygındır. Bu durum şimdi kendilerine komünist diyen partilerde de az çok mevcuttur. Irk ayrımcılığı, anti semitizm ve milliyetçi karşıtlıklar gibi mümkün olan her şekil altında kendini gösteren ve çok derinlere kök salmış küçük-burjuva önyargılarla beslenen bu kötülüğe karşı mücadele en güçlü bir biçimde öne çıkarılmalıdır.

Proletarya diktatörlüğünün bir ulusal diktatörlüğe dönüşmesi tehlikesi belirdiğinde (yani proletarya diktatörlüğünün sadece bir tek ülkeyle sınırlı kalıp bağımsız bir dünya siyaseti uygulama yeteneğinde olamaması halinde) proletarya diktatörlüğünün bir uluslararası diktatörlük (yani hiç değilse birkaç ileri ülkede kurulmuş ve dünyadaki bütün siyasi gelişmeler karşısında belirleyici bir nüfuza sahip olan bir diktatörlük) haline gelmesi ihtiyacını gidermek daha da acil bir görev olur. Küçük burjuva milliyetçiliği enternasyonalizmi ulusların eşit oldukları hakkında sıradan bir ön kabulü benimsemeye indirger. Bunun sadece lafta kalışını sorgulamaz ve ulusal bencilliğe hiç dokunmaz. Buna karşılık proleter enternasyonalizmi şunları gerektirir:

a) Proletaryanın bir ülkedeki mücadelesinin çıkarlarının dünya çapındaki mücadelenin çıkarlarına tabi olması gerekir.

b. Kendi burjuvazisine karşı zafer kazanan ulusun, uluslararası kapitalizmi yıkmak için ulusal ölçekte en büyük fedakarlıkları yapmaya yetenekli ve razı olması gerekir.

Tam da bu nedenledir ki, kapitalizmin tamamen gelişmiş olduğu ve işçi partilerinin gerçekten proletaryanın öncüsünü oluşturduğu ülkelerde enternasyonalist fikir ve politikaların oportünist ve küçük-burjuva pasifist (barışçı) çarpıtmalara uğratılmasına karşı mücadele en öncelikli ve önemli görevdir.

11. Vaktiyle feodal yahut pederşahi, pederşahi-köylü bir geçmişe sahip olan en geri kalmış ülkelere ilişkin olarak ise özellikle şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

a. Bütün komünist partileri bu tür ülkelerdeki devrimci kurtuluş hareketlerini fiilen ve eylemleriyle desteklemelidir. Bu desteğin biçimi ve yöntemi eğer varsa, söz konusu ülkedeki komünistlerle tartışılarak belirlenmelidir. Eylemle destek yükümlülüğü ilk elde bu ülkenin sömürgesi olduğu yahut mali açıdan bağımlı olduğu metropol ülkenin işçilerine düşer.

b. Din adamlarına, Hristiyan misyonerlerine ve benzeri gerici unsurlara karşı mücadele zorunludur;

c. Panislamizm, panasyatizm ve benzeri akımlara karşı mücadele zorunludur. Zira bunlar gerçekte Avrupa-ABD emperyalistlerine karşı mücadeleyi istismar ederek Türk (Osmanlı imparatorluğu kastediliyor) ve Japon emperyalistlerini güçlendirmek üzere soyluların, büyük toprak sahiplerinin din adamlarının vb. çıkarlarını gözeten eğilimleri ifade eder.

d. Geri ülkelerdeki toprak ağalarına ve feodalizmin her türlü biçim ve tezahürüne karşı yürütülen köylü hareketinin desteklenmesi bilhassa çok önemlidir. Her şeyden önce köylü hareketinin olabildiğince devrimci bir karakter kazanması için gayret gösterilmelidir. Bu maksatla mümkün olan her durumda köylüleri ve sömürülenleri sovyetler altında örgütlemek gerekir. Böylelikle Doğu’nun, sömürgelerin ve genel olarak geri kalmış ülkelerin devrimci köylü hareketi ile Avrupa’nın komünist proletaryası arasında çok sıkı bir bağ kurulabilir.

e. Aslında komünist olmadıkları halde kendilerine bu sıfatı yakıştırma çabası içinde olan kurtuluş hareketlerinin bu tür girişimlerine karşı çok gayretli bir mücadele yürütmek de gerekir. Komünist Enternasyonal sömürgelerdeki ve geri kalmış ülkelerdeki devrimci hareketi desteklerken bu hareketi oluşturan unsurları geleceğin –sözde değil gerçekten komünist olması gereken- proletarya partilerinin kurucu unsurları haline gelmelerini sağlama hedefiyle hareket eder; onları özgül görevlerinin bilincine varması için eğitme maksadını gözetir. Söz konusu özgül görev kendi ülkelerinde burjuva-demokratik hareketle mücadele etmektir.

Komünist Enternasyonal sömürgelerin ve geri kalmış ülkelerin devrimci hareketiyle geçici olarak işbirliği yapmalı ama katiyen onlarla iç içe geçmemeli, oluşum halinde bile olsa proletarya hareketinin bağımsız niteliğini kayıtsız şartsız korumalıdır.

f. Her yerde özellikle de geri kalmış ülkelerde emekçilerin geniş yığınlarına emperyalist güçlerin ezilen ülkelerdeki ayrıcalıklı sınıfların da yardımıyla yaydıkları aldatmaca gösterilip izah edilmelidir. Bu aldatmaca aslında ekonomik, mali ve askeri bakımdan tamamen bağımlı olan ezilen ülkelerin görünüşte bağımsız siyasi devletler haline gelebileceği hakkındadır. Ezilen bir ülkenin işçi sınıflarına antant emperyalizmiyle bu ülkenin burjuvazisinin el birliği ile yaydıkları aldatmacanın en çarpıcı örneklerinden biri Siyonistlerin Filistin’e ilişkin girişimlerinde görülür. Yahudiler bu ülkede son derece küçük bir azınlık oldukları halde Siyonist hareket bir Yahudi Devleti kurma bahanesiyle çoğunluğu oluşturan öfkeli Arap emekçilerini İngiltere’nin sömürüsü altına sokmaktadır. Mevcut uluslararası konjonktürde bağımlı ve zayıf ülkeler için sovyet cumhuriyetleriyle ittifaktan başka bir selamet yolu yoktur.

12. Sömürge ve zayıf ülkelerin yüzyıllardır büyük emperyalist güçler tarafından köleleştirilmiş olması sadece bu ülkelerdeki emekçi sınıfları arasında genel olarak sömüren ülkelere karşı bir öfkenin birikmesine yol açmış değildir. Proleterleri de dahil olmak üzere bu ezen ulusların tamamına karşı bir güvensizlik de yaratmıştır. 1914/1919’da sosyalist çoğunluğun resmi şeflerinin iğrenç ihaneti ise oldukça haklı olan bu güvensizliğin artmasına yol açmıştır. Şoven sosyalizm «vatan savunması» kisvesi altında «kendi burjuvazisinin» sömürgeleri köleleştirme ve bağımlı ülkeleri mali bakımdan yağmalama «haklarının» savunusunu üstlenmiştir. Bu güvensizlik ve önyargılar ancak ileri ülkelerde kapitalizm ve emperyalizmin ortadan kalkmasıyla ve geri ülkelerin iktisadi hayatında radikal bir dönüşümün ardından sona erebilecektir. Bundan ötürüdür ki bunların sönümlenmesi ağır ağır sağlanacaktır.

O yüzden bütün ülkelerin bilinçli proletaryası çok uzun zamandır ezilen ülkelerdeki halkların ulusal duygu ve tepkileri karşısında özellikle anlayışlı ve ihtiyatlı olmak zorundadır. Hatta bu güvensizlik ve önyargıların ortadan kalkmasını sağlamak adına yararlı olabilecek bazı tavizler vermeye de hazır olmalıdır. Öncelikle proletaryanın ve sonra dünyanın tüm ülkelerindeki emekçi yığınların gönüllü birliği sağlanmaksızın kapitalizme karşı tam ve eksiksiz zafer kazanılamaz.

Yorum bırakın