Komünist Manifesto’nun Temel Bir Kusuru: Ulusal Sorun

Komünist Parti Manifestosu Nasıl Ortaya Çıktı; Neden Hala Yol Gösteriyor? kitabından alınmıştır.

1798 İrlanda İsyanı sırasında Sirke Hill Savaşı tasviri. Kaynak Wikipedia
Ocak Ayaklanması, Polonya‘daki Rus yönetimine karşı düzenlenen ayaklanma (1863-1864) Kaynak Wikipedia

Manifesto’nun şurası, burası eskidi diyenler hiç eksik olmadı. Marx’ın sağlığında yaptığı kimi düzeltmeler (örneğin proletarya diktatörlüğü ile ilgili düzeltme) ise kimi opor­tünistler tarafından örtbas edilmeye çalışılmaktaysa da, hiç değilse sadık komünistler tarafından zaman zaman hatırlanmakta, hatırlatılmaktadır.

Bununla birlikte, Marx’ın sağlığında gerekli olduğunu saptadığı bir baş­ka düzeltmeden daha az söz edilmektedir. Birinci Enternasyonal’in dağıl­masına varan tartışmalara yol açmış olan bu konu ulusal sorunla ilgilidir.

Marx’ın hayatının son döneminde, görüş ve tutumlarında önemli bir de­ğişikliği ifade eden ulusal soruna ilişkin tartışmalar, kelimenin tam anla­mıyla hasıraltı edilmiş ve ancak Lenin’in Komünist Enternasyonal’e varan mücadelesi içinde yeniden gün ışığına çıkmıştır.

İrlanda sorununa ilişkin olarak patlak veren tartışmalar, hem Birinci En­ternasyonal’in kaderini belirleyen önemli bir odak noktası oluşturmaktadır, hem de evrensel bakımdan önem taşıyan tartışmalardır. Bu sorun, Marx’ın Manifestodaki görüşlerinde önemli bir değişiklik yapmasına yol açmıştır. Aynı zamanda da hala ulusal soruna ilişkin tutum alışta aşılamamış bir eşik oluşturmaktadır. Bu yönüyle İrlanda sorunu etrafındaki tartışmalar, o gün için olduğu gibi, bugün de enternasyonalistlerle böyle olmayanları birbir­le­rinden ayırt etmek için başlıca mihenk taşıdır.

Marx’ın dilinde ulusal sorun iki ayrı aşamada, iki ayrı somut sorun çer­çe­vesinde yer aldı: Polonya ve İrlanda sorunları. Polonya sorunu aslında çok önceden beri, bütün Avrupa’nın gündeminde yer alan bir sorundu. Hatta Polonya sorunu bir nevi simge haline gelmişti: 1789’dan itibaren Po­lonya konusundaki tutum, devrimcilerin cesaret ve kararlılığının bir ölçütü olarak görülmekteydi. Bu konudaki tutum, bir zamandır Türkiye’de Kürt sorununa ilişkin olarak yapıldığı gibi, demokratlığın ölçütü olarak alı­nıyordu. Marx ve Engels de, Polonya sorununa Avrupa’da demokrasi soru­nunun bir anahtarı olarak yaklaşıyorlardı. Onlara göre Polonya’daki ulusal hareket özel askeri, coğrafi ve tarihsel nedenlerden ötürü işçi sınıfını ilgi­lendirmekteydi; Marx şöyle dedi:

“Polonya’nın parçalanıp paylaşılması üç büyük despotik askeri gücü (Prusya, Avusturya, Rusya) birbirine bağlayan harçtır. Yalnızca Po­lonya’nın yeniden doğuşu bu bağları koparıp, Avrupa halklarının toplumsal kurtuluşunun önündeki en büyük engeli ortadan kaldıra­bilir.

…. Avrupa İşçi Partisi, Polonya’nın kurtuluşunun belirleyici bir önem taşıdığı kanısındadır; Enternasyonal İşçi Derneği’nin ilk programı da, Polonya’nın yeniden birleşmesini işçi sınıfının bir siyasal hedefi olarak tanımlar. Polonya’nın kaderine işçilerin partisinin böyle özel bir ilgiyle yaklaşmasının nedenleri nedir?

Her şeyden önce, kendisini ezenlere karşı bitmez tükenmez ve kah­ramanca bir kavgayla, kendi kaderini tayin etme ve ulusal özerklik elde etme konusunda tarihsel haklılığını kazanmış bulunan bu baskı altındaki halka olan sempati gelmektedir, kuşkusuz. Enternasyonal işçi partisinin Polonya ulusunun kurulması için can atıyor olmasında en ufak bir çelişki yoktur. Tam tersine; ancak Polonya bağımsızlığını tekrar kazandıktan ve özgür bir halk olarak kendi kendini yönetebil­meye başladıktan sonra; ancak bundan sonra, kendi iç gelişmesi tek­rar başlayabilir ve böylece Avrupa’nın toplumsal dönüşümüne ba­ğımsız bir güç olarak katılabilir.” [1] .

Marx’ın ikinci gerekçesi, daha önce aktarılan tarihsel coğrafi ve askeri konumuna ilişkindir. Sıraladığı üçüncü gerekçe ise, Polonyalıların son yıl­ların bütün devrimci mücadelelerinde (Amerikan İç Savaşı, 1830, 1848 ve 1871 Fransız devrimleri, Almanya, Macaristan ve İtalya’daki mücadeleler vb.) bilfiil rol oynamaları ile ilgilidir.

Marx, Polonyalı devrimcileri Slav milliyetçileri olarak değil, «devrimin yurtsuz askerleri» olarak tanımlamak gerektiğini vurguladı. Marx yukarıdaki sözleri içeren konuşmasını, «Polonya’nın Avrupa’da bir tek müttefiki olabi­lir: işçilerin partisi. Yaşasın Polonya!» diye bitirdi.

Bu tutumun, Marx’ın 1870’lerde farkına vardığı bir tutum olduğu sanıl­mamalı; çünkü daha 1848 devrimleri sırasında, Poznan’ın Prusya tarafından ilhak edilmesi karşısında, Komünistler Birliği’nin Köln’deki bir işçi derneği (Köln Demokratik Derneği) içinde yaptığı müdahale sonucunda bir protes­to bildirisi yayınlanmıştır; bu bildiride şu sözler yer aldı:

1. Özgürlük için mücadeleye kalkışmış bulunan Almanya, başka milli­yetleri baskı altına almamalı, aksine onların kendi özgürlük ve bağımsızlık­larını elde etmelerine yardımcı olmalıdır;

2. Polonya’nın bağımsızlığı Almanya için hayati bir önem taşımaktadır;…
……

8. Hiç değilse, Alman halkının sağlıklı parçası, bir avuç prusyalı bü­rokrat, toprak sahibi ve kaçakçının çıkarları için Polonya milliyetinin gericilik tarafından parçalanmasını istememektedir ve böyle bir girişi­me katkıda bulunamaz.” [2]

Marx ve Engels’in ulusal sorun konusundaki duyarlılıkları, sadece üç gerici devlet (Prusya, Rusya, Avusturya) tarafından parçalanmış olan Po­lonya’nın özgül durumundan kaynaklanmıyordu. 1848’den beri «başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz» fikrini savunuyorlardı; hatta ABD ile ilgili olarak, «kara derililerin damgalandığı bir yerde beyaz emekçiler kendilerini kurtaramaz» diyerek aynı fikri evrenselleştirmekteydiler. Bununla birlikte, ulusal sorun konusunda asıl netliğe ulaşmalarını sağlayan, 1860’ların so­nundan itibaren ilgilenmeye başladıkları İrlanda sorunu oldu.

Bu noktadan itibaren «İngiliz sorununun çözüm anahtarı İrlanda’dadır; İngiliz sorunu da Avrupa sorununun çözümünün anahtarıdır» fikrine vardı­lar.[3] Engels, Polonya ve İrlanda ulusal sorunları arasındaki bağa 1882’deki şu sözleriyle işaret etti:

“Avrupa’da iki ulusun, İrlanda ve Polonya’nın, enternasyonal olma­dan önce ulusal olmaya hakları olduğunu, hatta bunun onların ödev­leri olduğunu düşünüyorum. Bunlar iyice ulusal oldukça daha çok enternasyonal olabilirler.” [4]

Engels’in bu değerlendirmesini nasıl açıkladığına girmeden, İrlanda so­rununun, onların ve Enternasyonal’in gündemine nasıl girdiğine bakmalı. İrlanda sorunu, esas olarak 1867 Fenian ayaklanması ve kızı Eleanor’un aktif olarak İrlanda sorunuyla ilgilenmeye başlaması sayesinde Marx’ın gündemine girdi. Marx’ın kendi deyimiyle, «asırlar öncesine dayanan bu büyük suçun» ciddiyetini kavrayışı tam bu sıralara denk düşer. Marx’tan sonra pek çok marksistin, hatta Marksizm adına öne çıkan kimi örgütlerin suç ortaklığı yaptığı bu büyük suç hala işlenmektedir.

Komünist Parti Manifestosu’nda; «bireyin birey tarafından sömürülmesi ortadan kalktıkça, bir ulusun bir başkası tarafından sömürülmesi de orta­dan kalkar. Birinin bir başkası tarafından sömürülmesine son verildiği takdir­de, bir ulusun bir başka ulus tarafından sömürülmesine de son verilmiş ola­caktır. Ulusu oluşturan sınıflar arasındaki karşıtlık ortadan kalktığı oranda, bir ulusun diğer bir ulusa duyduğu husumet de sona erecektir.» deniyordu.

2 Kasım 1867 tarihli mektubunda ise Engels’e, Marx şu satırları iletti:

“İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasının imkânsız olduğunu düşünür­düm. Şimdi ise bunun elzem olduğu kanısındayım” [5]

Marx görüşlerindeki bu değişimi, ABD’deki yoldaşları Meyer ve Vogt’a yazdığı Nisan 1870 tarihli mektupta şöyle açıkladı:

“İrlanda sorunu üzerinde yıllardır yaptığım incelemeler iktidardaki sınıflara karşı kesin darbe (bütün dünyadaki işçi hareketi açısından kesin darbe) İngiltere’de değil, sadece İrlanda’da indirilebilir….    

Sermayenin metropolü ve dünya pazarının şimdiye kadarki egemen gücü olan İngiltere, şimdilik işçi devrimi için en önemli ülkedir; üstelik bu devrimin maddi koşullarının belirli bir olgunluk düzeyine erişmiş bulunduğu tek ülkedir. Enternasyonal Emekçiler Derneği’nin, sosyal devrimi İngiltere’de hızlandırmak istemesi bu yüzdendir.     
Ama buraya ulaşmanın biricik yolu, İrlanda’nın bağımsızlığının sağ­lanmasıdır.        

Bu nedenledir ki, Enternasyonal, İrlanda ile İngiltere arasındaki çatış­mayı açıkça İrlanda’nın yanında yer alarak sürekli ön planda tutmalı­dır. Londra’daki Merkez Konsey’in özel görevi şu olmalıdır: İrlanda’­nın ulusal kurtuluşunun kendisi için soyut bir adalet yahut insaniyet sorunu olmayıp, kendi toplumsal kurtuluşunun birinci koşulu oldu­ğu bilincini İngiliz işçi sınıfı arasında uyandırmak.” [6]

Bu cümlelerde özetlenen görüş, Marx’ın ulusal sorun konusunda vardığı nihai tutumu yansıtmaktadır. Ancak bu görüşün bu haliyle Komünist Manifesto’da yer almadığı da açıktır. Komünistler Birliği’nin yerine kurulan Birinci Enternasyonal de bu tutumun üzerine oturmamıştır. Aksine, Marx’ın Enternasyonal içindeki son zorlu mücadelesinin de en önemli konuların­dan biri bu konu olmuştur. Zira İngiltere’de işçi aristokrasisinin temsilcisi durumundaki sendikalistler, Enternasyonal içinde bu tutuma şiddetle karşı çıktılar. Proudhoncular zaten baştan beri (Fransız milliyetçiliği dışındaki) ulusal hareketlere karşı duyarsız, hatta karşıt bir tutum içindeydiler; Las­salleciler sadece Alman ulusallığını önemsemekte dolayısıyla Polonya ko­nusunda ters, sosyal-şoven bir konumda bulunmaktaydılar.

Buna karşılık Bakunin[7] ise farklı slav topluluklarında bulunan «Alman düşmanlığının=germanofobi» birleştirici bir öge olarak rol oynadığına dik­kat çekiyordu. «Avrupa medeniyeti basamaklarına en son erişen slav halk­larının» kurtuluş yolunda daha da ileri gidebileceklerini ve «insanlığın kur­tuluşuna öncülük edebileceklerini» savunuyordu. «slav ırkının yeni siyaseti­nin bir devlet politikası değil bir ulusal politika olacağını böylelikle özgür bağımsız ulusların siyaseti olacağını» ileri sürüyordu.

Polonya halkı ile dayanışma maksadıyla toplanan bir toplantıda doğan birinci Enternasyonal’in kuruluşunda da tasfiye olurken de ulusal soruna ilişkin tartışmaların damgasını taşıması ilginçtir. Bu konu baştan sona kadar Birinci Enternasyonal içinde bir saflaşmayı ve ayrışmayı da getirdi. Böylece ulusal soruna ilişkin tutum, aynı zamanda enternasyonalist komünizmin «ulusal komünizm»den sıyrılması ve Komünist Manifesto’nun temel bir ku­su­runun giderilmesi anlamına geldi. Ne yazık ki, bu ideolojik-politik ayrış­manın, Birinci Enternasyonal’in dağılmasıyla bir arada gelişmesi nedeniyle, bu enternasyonalist çizginin yakalanması uzun süre mümkün olmadı.

Bu noktadaki süreklilik de Manifesto’nun geleneğine yeniden bağlan­mak üzere İkinci Enternasyonal’in sosyal şoven çizgisinden koparak Ko­münist Enternasyonali kuranlar tarafından sağlandı. Komünist Enternasyo­nal’in kuruluşunda da ulusal soruna ilişkin tutum üstelik Birinci Enternas­yonal’dekinden daha vurgulu bir biçimde ele alınmış olması ilginç ama te­sadüfi değildir. Proleter enternasyonalizminin ulusal soruna ilişkin tutum­dan hareketle tarif edilmesi gayet tabiidir. Aynı görev, bugün komünistle­rin önünde duruyor.

Ne var ki, süreklilik/kopuş ilişkisi içinde bu geleneğe bağlanmanın yolu, bugün daha çok çapraşıklaşmış bulunmaktadır. Özellikle örgütsel/­politik bir sürekliliğin sağlanamadığı koşullarda, geçmişe doğru iz sürer­ken, devrimci örgütlerin kolektif ürünü olan politik ve programatik belge­lerle şahsi teorik katkıların birbirlerinden ayırt edilememesi, bu konuda başlı başına bir sorun oluşturmaktadır.


[1] Polonya İçin, Birinci Enternasyonal ve Sonrası Derlemesi içinde, Pelican Books, s.391

[2] Aktaran R. Dangeville, Marx Engels Sınıf Partisi derlemesi içinde, c.1, s. 159-160, Maspero/Petite Collection, Paris 1976

[3] Aktaran G. Haupt, Marksistler ve Ulusal Sorun Antolojisine Giriş, Maspero yayınları, s.19

[4] Engels’in Bernstein’a 22-25 şubat 1882 tarihli mektubu, G. Haupt ve M. Löwy’nin Marksistler ve Ulusal Sorun Antolojisi içinde, Maspero Yayınları, s.107

[5] Birinci Enternasyonal ve Sonrası Derlemesi içinde, Pelican Books, s.158

[6] Marksistler ve Ulusal Sorun Antolojisi içinde, Maspero Yayınları s.99

[7] Her ne kadar sanki anadan doğma anarşist gibi kabul edilen Bakunin o zaman kendine anarşist etiketi yakıştırılmasını tercih etmiyordu. Sonradan da bu etiketi öne çıkarmaya yanaşmadı. Kendini daha çok devrimci yahut özgürlükçü=liberter komünist olarak tarif etmekteydi.          
Engels ve Bakunin arasındaki Slavlar hakkındaki tartışmayı geniş bir çerçevede ele alan sol muhalif Roman Rosdolsky’nin «Engels ve “tarihsiz uluslar”»-1948 kitabı bu konuda öğreticidir.

Yorum bırakın