Birinci Emperyalist Savaştan Sonra Neden Bir Barış Hareketi Doğmadı?

Birinci Emperyalist Savaş’ın ardından «bir daha böyle bir felaket olmasın» tellallığıyla bir sosyal devrime hacet olmadan, hatta ondan öncelikli olarak barış yönünde bir hareketin yaratılması doğrultusunda benzer girişimler olmuştu. Ama o zaman 1917 devriminden doğan Sovyet Cumhuriyeti ve onun arkasında duran komünistler bu sosyalizm maskeli barışseverlerin karşısında dimdik durmuştu. Emperyalistlerin kirli barış planlarının tekerine çomak sokan başlıca güç olarak bu sosyal-barışseverlerin karşısına dikilmişti.

Komünistler daima savaşlardan asıl zararı gören emekçi yığınların ve ezilenlerin haklı ve samimi barış ihtiyaçlarına itiraz etmez. Ama sahici bir barış için sınıf mücadelesinin yükseltilmesinden başka çıkış yolu olmadığını vurgulamaktan da geri durmazlar. Bunu yapabilmek için yığınların gözlerini bağlamaya çalışan burjuva pasifistlerinin (yani barış taraftarlarının) ve onların peşinde gezen sosyal-pasifistlerin (yani sözde sosyalist aslında barışçı olanların) karşısına dikilip onların içyüzlerini teşhir etmekle işe başladılar bu çizgiyi sürdürmek de komünist sıfatını hak etmenin koşullarından biridir.

Nitekim Komünist Enternasyonal’e katılma koşulları arasında bu koşul da var:

“Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen her parti sadece aleni sosyal-yurtseverliği değil, ikiyüzlü ve uyduruk sosyal-pasifizmi (sosyal-barışçılık) de teşhir etmek zorundadır. Kapitalizm devrim yoluyla yıkılmadıkça hiçbir u­luslararası hakem kurumunun, silahsızlanma hakkındaki hiçbir tartışmanın, Milletler Cemiyeti’ni «demokratikleştirmek» üzere yeniden örgütlenmesi yolunda hiçbir girişimin insanlığı emperyalist savaşlardan kurtarmayacağı işçilere sistemli olarak gösterilmelidir.”

Komünist Enternasyonal sözümona dün­yaya barışı getirmek için kurulmuş olan, gerçekte ise galip emperyalistlerin dünyayı paylaşmalarının aracı olan Milletler Cemiyetini hedef tahtasına oturttular. Bugünkü Birleşmiş Milletler’in atası olan bu örgütlenmeyi «haydutlar çetesi» olarak tarif edip onun gerçek alternatifi olan Uluslararası Sovyet Cumhuriyetleri hedefini öne çıkardı. Komünist Enternasyonal bu hedef için mücadelenin uluslararası öncüsüydü.

Bolşevikler Ne Demişti?

Komünist Enternasyonal’in bu tutumu Lenin’in dünya çapındaki ilk emperyalist paylaşım savaşından ve bu savaş karşısında İkinci Enternasyonal örgütlerinin ihanetinden çıkarttığı derslerin bir özetiydi. Avrupa’daki işçi aristokrasisinden güç alan İkinci Enternasyonal hakkında o zaman kendini «devrimci sosyal-demokrat» olarak tarif eden Lenin daha Ekim devrimi olmadan ve savaş sona ermeden şunları söylemişti:

“Proletaryanın bilinçli öncüsü yani devrimci sosyal demokratlar kitlelerin ruh halini dikkatle takip ederler; ama onların büyüyen barış arzusundan, kapitalist rejim altında «demokratik» bir barış hakkındaki kuru ütopyaları destekleyici sonuçlar çıkarmazlar; işçilerin insan severlere, liderlerine, burjuvaziye bağladıkları umutları pekiştirici bir sonuç çıkarmazlar. Kitlelerin henüz bulanık olan devrimci arzusunu berraklaştırmak için; onların deneyiminden ve ruh halinden destek alarak, onları savaş öncesi siyasetten alınmış binlerce örnek olguyla eğiterek; burjuvaziye ve kendi hükümetlerine karşı devrimci eylemlere girişmeleri gerektiğini ısrarla ve usanmaksızın metodik bir biçimde göstererek, sosyalizm ve demokrasiye giden tek yolun bu olduğunu öne çıkarırlar.” (Lenin, Burjuva İnsanseverler ve Devrimci Sosyal Demokratlar, TE. c. 21, s.195)

Bu bilinç sayesinde Bolşevikler hem emperyalist savaşa son verilmesine hem de ilk uluslararası sovyet cumhuriyetinin kuruluşuna önderlik ettiler. Bu önderlik rolünü Komünist Enternasyonal ile en ileri ve hala aşılamayan bir düzeye çıkardılar.

Komünist Enternasyonal’in
Çizgisi Sürdürülmedi

Ne var ki Savaş ve barış konusunda bolşevikler tarafından ortaya konan yaklaşım hemen ve tüm sosyalistler arasında benimsenmediği gibi, Komünist Enternasyonal’e katılanlar tarafından da hızla unutuldu; tedricen hasıraltı edildi.

Önce sosyal-pasifizm kavramı Komünist Enternasyonal tarafından terkedildi; burjuva pasifist akımlarla yakınlaşma arayışları boy gösterdi. Sonra, 1934’te, SSCB Lenin zamanında «haydutlar örgütü» denilen Milletler Cemiyeti’ne girdi. Güya bu örgüt tarafından önleneceği sanılan İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda da SSCB, Milletler Cemiyeti’nin yerine kurulan Birleşmiş Milletler örgütünün kuruluşunda ön saflarda yer aldı.

Bu nedenle Birleşmiş Milletler hakkındaki yanılgı ve yanılsamalar hala yaygındır ve emperyalizm çağında burjuva barışseverliğinin etkisi altında olan devrimcilerin çokluğu da bundandır.

Lenin zamanıyla kıyaslandığında bu durum adeta körlükten öte bir karanlığı ifade etmektedir. Gerçekten de hem ikinci emperyalist paylaşım savaşının seyri ve mahiyeti hakkında hem de onun ardından ortaya çıkan gelişmeler hakkında yayılan ve hala benimsenen efsanelerin haddi hesabı yoktur. Daha doğrusu bunların büyük kısmına düpedüz yalan demek yanlış olmaz. Neredeyse yaşayan yaşamayan «sosyalist/komünist» etiketli bütün siyasi güçlerin elbirliği ile takdis ettiği bu yalanın gerçek sayılması gerçeğin görülmesinin en önemli engelidir.

İkinci paylaşım savaşı ile ilgili gerçeklerin en çok karanlıkta kalan yanlarından biri de 1 Eylül günü ile ilgilidir.

Genellikle İkinci Dünya Savaşı hakkında gelişmelerin son kısmı parlatılarak anlatılır. Stalingrad direnişinden (haklı olarak) sitayişle söz edilir; SSCB emekçilerinin savaşta en ağır insan zaiyatını (20 milyon!) verdiğinden de söz edilir. Bilhassa Kızıl Bayrağın Reichtag’a dikilmesi anlatılır. Ama oradan nasıl indirildiğine değinilmez.

«Kızıl Ordu’nun Faşizme karşı mücadelesi» anlatılsa da bu harekatın neden Berlin’de durup Portekiz’de Salazar’ın İspanya’da Franko’nun faşist diktatörlük­lerine de son vermeye kadar sürmediği genellikle sorulmaz.

Bu sorunun cevabı hazindir: SSCB Yalta ve Potsdam’da emperyalist müttefikleriyle yaptığı anlaşmalarda Elbe Nehri’nin batısına geçmemeyi taahhüt etmişti.

Bütün bu gelişmelerde asıl sorulmayan soru Komünist Enternasyonal ve bağlı partilerin mücadelesinden ziyade SSCB ve Kızıl Ordu’nun nasıl ve neden Komünist Enternasyonal’in yerini aldığıdır. Bu sorunun cevabı aynı zamanda Komünist Enternasyonal’in sessiz sedasız tasfiye edilmesiyle yakından bağlantılıdır.

Tabii bu arada Komünist Enternasyonal’in kuruluşuna damga vuran ilkelerin nasıl hasıraltı edildiğinden, bu ilkelerle birlikte Komünist Enternasyonal’in nasıl tasfiye olduğundan söz etmek adetten değildir. Komünist Enternasyonal uluslararası işçi hareketini ve komünistleri «anti-Hitler paktına dahil olan devletlerin askeri çabalarına destek olmaya» çağırarak varlığına resmen son verdi.

Zaten «düşman kendi yurdumuzda; kendi hükümetimizin yenilgisi ehveni şerdir» çığlığıyla kurulan Komünist Enternasyonal’in gölgesinin bile bu siyasetin arkasında durması mümkün değildi.

Ne var ki, komünist hareketin ve işçi sınıfının kayıpları arasında bunlar pek sayılmaz. Bu kayıplar Reichtag’a dikilen orak çekiçli bayrağın gölgesinde unutturulmaktadır.

Bu gölgede unutulanlar arasında İkinci Dünya Savaşı’nın bir emperyalist paylaşım kavgası olduğu ve SSCB ile birlikte dünya komünist hareketinin de bu kavgada taraf olduğu da vardır. Paylaşım savaşının sonunda kurulan emperyalist statükonun SSCB’nin katkısıyla kurulduğu vardır. Bolşeviklerin ve Komünist Enternasyonal’in «haydutlar çetesi» dediği «Milletler Cemiyeti»nin yerine hemen hemen aynı esaslara bağlı kalarak Birleşmiş Milletler Örgütünün kurulmasına öncülük etmesi vardır.

1 Eylül’ün Dünya Barış Günü olarak anılması işte bu unutkanlığın bir ifadesidir ve adeta bu unutkanlığın sürmesini sağlayan bir uyuşturucu gibidir. O nedenle bugün emperyalist savaşlar ve kirli barış anlaşmaları karşısındaki ikircikli tutumların egemen olmasına şaşmamak gerekir.

Bolşevizmin Devrimci Çizgisini
Unutturmayacağız

Unutulanların başında Bolşeviklerin emperyalist savaş ve barış hakkındaki öğütleri gelmektedir; bugün hakim olan pasifist uyuşturucuların yegane panzehiri odur ve geçen yüzyılın başında pasifizmin ve sosyal pasifizmin hakkından gelen tutum neyse bugün de o tutuma hala ihtiyaç vardır.

Şubat 1917 devrimine iki ay kala, Lenin Zimmerwald Konferansı’nda seçilen U­luslararası Sosyalist Komite’ye ve Bütün Sosyalist Partilere Hitaben Savaş ve Barış Üzerine bazı tezler yazdı. Kautskist bir tutuma kayanların hakim olduğu komite bu tezleri ne ele aldı ne de yayınladı; bu tezler ilk kez 1931 yılında yayınlandı. Söz konusu tezlerin dokuzuncusunun altında Lenin barış konusunda sosyalistlerin tutumunun ne olması gerektiği konusunu açmıştı; bugün hala nasihata ihtiyaç var:

” 9. İşçileri kandırmayan, aksine onların gözünü açan bir politika şöyle olmalı:
a) Barış konusu gündeme geldiğinde, sosyalistlerin yapması gereken kendi burjuvazisinin ve hükümetinin maskesini her zamankinden daha gayretli biçimde indirmek, emperyalist müttefikleri ile yapmış oldukları ya da yapmaya hazırlandıkları gizli anlaşmaları ifşa etmek…tir. …        
b) Her ülkede sosyalistlerin ajitasyonları sırasında her şeyden çok üzerinde durmaları gereken, yalnız kendi hükümetlerinin her bir siyasal sözcüğüne değil, kendi sosyal-pasifistlerininkilere karşı da tam bir güvensizlik beslemek olmalıdır.           
c) Her ülkede sosyalistler kitlelere şu açık gerçeği açıklamalıdır:..gerçekten kalıcı ve gerçekten demokratik (ilhaksız vb.) bir barışın elde edilmesinin tek koşulu bu barışın mevcut hükümetler, veya genel olarak burjuva hükümetler tarafından değil, burjuva egemenliğini devirip burjuvaziyi mülksüzleştirmeye başlamış proleter hükümetleri tarafından imzalanmasıdır…. 
d) Her ülkede sosyalistler şu tartışmasız gerçeği kitlelere açıklamalıdır:…işçilerin böyle bir barışı sahiden ve hemen şimdi elde etmelerinin bir tek yolu vardır: silahlarını kendi hükümetlerine çevirmektir.. ..
e) Sosyalistler burjuva fikirleriyle devrimci işçi hareketini her zaman yozlaştıran reformizme karşı mücadeleyi güçlendirmelidir; …özellikle de onun yeni görünümüne karşı: bu reformizm burjuvazinin savaş bittikten sonra yapacağı reformları vaat etmektedir!” (TE. c.23,s. 226-234)

Bir başka vesileyle de, şu net tanımı yaptı:

“Hiçbir anlama gelmeyen, hiçbir yükümlülük getirmeyen barışçı dilekleri imanla tekrarlayan biri, demokratik bir barışın gerçek taraftarı değildir; demokratik bir barışın gerçek taraftarı, bugünkü savaşın emperyalist karakterini, bu savaşın hazırladığı emperyalist barışı teşhir eden ve halkları kendi cani hükümetlerine karşı bir devrime çağırandır.”           (Burjuva Pasifizmi, Sosyalist Pasifizm, TE c.23, s.205)

Bugün Kürt hareketinin kirli bir barış politikasının kıskacında olduğu, reformistinden devrimcisine sosyalistlerin savaşı önleme adına barışseverliğin kuyruğuna takıldığı koşullarda en çok eksikliği duyulan işte bu tarifteki gibi bir devrimci partidir. Böyle bir partinin yaratılması bir yana bu parti ihtiyacının bilincine varılması için bile evvela 1 Eylül’ün üzerindeki perdeyi kaldırmak gerekiyor.

Yorum bırakın