1 Eylül “Barış Günü”ne İlişkin Tutum

1 Eylül “Barış Günü”ne İlişkin Tutum
Komünistlerle Oportünistleri Ayırt Eder

Birleşmiş Milletler Örgütünün atası olan Milletler Cemiyeti 1919 Versay antlaşmasının bir parçası olan şu sözlerle kurulmuştu:

“Uluslar arasında işbirliğini geliştirmek ve uluslararası) barışı ve güvenliği sağlamak için, savaşa başvurmamak konusunda birtakım yükümlülükler kabul etmek, gizlilikten uzak, adaletli ve onurlu uluslararası ilişkiler sürdürmek, Hükümetlerce, bundan böyle eylemsel davranış kuralı kabul edilen uluslararası hukuk kurallarına kesinlikle uymak, örgütlenmiş halkların karşılıklı ilişkilerinde adaleti korumak ve antlaşmalardan doğan bütün yükümlülüklere titizlikle saygı göstermek gerektiğini göz önünde tutarak, Milletler Cemiyeti’ni kuran işbu Misak’ı kabul etmişlerdir”

Milletler Cemiyeti hakkında Komünist Enternasyonal’in birinci kongresinde şu tanım kabul edildi:

“Antant’ın bağrında önlenemez çelişkilerin belirmiş olması nedeniyle Milletler Cemiyeti basit bir biçimde işçilerin devrimini bastırmak için kapitalistler arasında bir kutsal ittifak rolünü üstlenecektir; yahut teorik olarak üstlenmek zorundadır. Milletler Cemiyetinin kurulması işçi sınıfının devrimci bilincini bulandırmak için en iyi yoldur. Devrimci İşçi Cumhuriyetlerinin Enternasyonali şiarının yerine proletaryayla burjuva sınıflarının koalisyonuyla ulaşılacak sözde demokrasilerin uluslararası birliği önerilmektedir.

Milletler Cemiyeti uluslararası sermayenin emriyle sosyalist hainlerin proletaryanın güçlerini bölüp emperyalist karşı devrimi hızlandırmakta kullandıkları bir sah­te tedavidir.”

Milletler Cemiyeti birinci emperyalist paylaşım savaşının galiplerinin mağlup devletlere ve tüm ülkelere kendi kural ve değerlerini dayatmak üzere kurulan bir emperyalist kuruluştu. Komünist Enter­nasyonal belgelerinde bu kuruluş «hay­dutlar çetesi» olarak tarif edildi. Dolayısıyla da Komünist Enternasyonal’e katılma koşullarının altıncısında şu koşul kayda geçti:

“Komünist Enternasyonal’e katılmak isteyen her parti sadece açık sosyal yurtseverliği değil iki yüzlü ve sahte sosyal-barışçılığı da teşhir etmekle yükümlüdür; kapitalizm devrimci yoldan yıkılmadıkça ne uluslar arası hakem mahkemelerinin ne silahların sınırlandırılmasına ilişkin tartışmaların ne de Milletler Cemiyeti’nin «demokratik tarz­da» düzeltilmesinin asla emperyalist savaşları önleyemeyeceğini işçilere sistemli biçimde anlatmalıdır.”

Bu nedenle açıktır ki Milletler Cemiyeti’nin Komünist alternatifi olan SSCB’nin bu kuruluşa katılması söz konusu olamazdı.

Ne var ki 15 Eylül 1934’te Fransa’nın inisiyatifiyle Milletler Cemiyetinin 30 üyesi SSCB’yi katılma çağrısı yaptı. Üç gün sonra 18 Eylül’de o tarihte 12 bağımsız sovyet Cumhuriyetinin birliğini ifade eden SSCB adeta tek bir devletmiş gibi bu teklifi kabul ederek Milletler Cemiyetinin parçası ve yönetici organı olan Konsey’in daimi üyesi oldu. Kızıl Ordu’nun Finlandiya’ya girmesi gerekçesiyle 14 Aralık 1939’da bu kuruluştan atılıncaya kadar da orada kaldı.

Milletler Cemiyeti güya bir daha savaş çıkmamasını sağlamak ve dünya çapında barışı temin etmek için kurulmuştu. Ama 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı istila etmesini, İtalya’nın 1936’da Habeşistan’ı (Etyopya) ilhak etmesini, 1938’de Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesine engel olamadı.

Bu tür gelişmeleri önleyemeyeceğini söyleyen Komünist Enternasyonal haklı çıktı. Ama SSCB oradan atılıncaya kadar bu emperyalist kuruluşta kalmaya devam etti.

«21 Koşul»un açık ifadelerine rağmen Komünist Enternasyonal ve üye partilerden herhangi biri bu duruma itiraz etmedi.

Milletler Cemiyeti bu ilk işgal ve ilhaklar karşısında herhangi bir varlık gösteremediği gibi İkinci Paylaşım savaşının patlak vermesi karşısında da etkisiz kaldı. Ancak 20 Nisan 1940’ta kendini resmen lağvetti. Varlık ve sorumluluklarını da onun yerine ve aynı amaçlarla bu sefer o savaşın galip devletlerinin inisiyatifiyle kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü’ne devretti.

Komünist Enternasyonal’in «haydutlar çetesi» olarak tanımladığı Milletler Cemiyeti’nin mirasçısı olan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuruluşunda ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında SSCB vardı. Bunda da bir tuhaflık yoktu zira SSCB Milletler Cemiyeti’nin de üyesi ve konsey üyesiydi.

1946 yılının haziranında bu kez «ikinci dünya savaşı»nın galip devletlerinin girişimiyle, bu galibiyeti tescil etmek üzere Birleşmiş Milletler Örgütü kuruldu. Ama bu savaş bu sefer « özgürlüksever ülkeler ile Hitler bloku ülkeleri arasında bir savaş» olarak tarif ediliyordu.

Dolayısıyla bu savaşın ardından Milletler Cemiyeti gibi güya halklar arasında barışı temin etmek üzere kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü kendini şöyle tarif etti:

“Biz Birleşmiş Milletler halkları:

Bir insan yaşamı içinde iki kez insanlığa tarif olunmaz acılar getiren savaş felaketinden gelecek kuşakları korumaya, temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların ve büyük uluslarla küçük ulusların hak eşitliğine olan inancımızı yeniden ilan etmeye, adaletin korunması ve antlaşmadan doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli koşulları yaratmaya ve daha geniş bir özgürlük içinde daha iyi yaşama koşulları sağlamaya, sosyal bakımdan ilerlemeyi kolaylaştırmaya ve bu ereklere ulaşmak için :hoşgörüyle davranmaya ve iyi komşuluk anlayışı içinde birbirimizle barışık yaşamaya, uluslararası barış ve güvenliği korumak için güçlerimizi birleştirmeye, ortak yarar dışında silahlı kuvvet kullanılmamasını sağlayacak ilkeleri kabul etmeye ve yöntemleri benimsemeye, tüm halkların ekonomik ve sosyal bakımdan ilerlemesini kolaylaştırmak için ulus­lararası kurumlardan yararlanmaya, istekli olarak, bu amaçları gerçekleştirmek için çaba harcamaya kara verdik

Buna uygun olarak, hükümetlerimiz, San Francisco kentinde toplanan ve yetki belgeleri usulüne uygun görülen temsilcileri aracılığıyla işbu Birleşmiş Milletler Antlaşmasını kabul etmişler ve Birleşmiş Milletler adıyla anılacak bir uluslararası örgüt kurmuşlardır.”

Bununla birlikte o gün bugündür üçüncü bir dünya savaşı patlak vermediyse bu BM örgütünün varlığı sayesinde değildir. Zira o gün bugündür (Avrupa devletleri arasında bir savaş olmadıysa da)  dünyanın değişik köşelerinde savaşların önü kesilebilmiş değil. Kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmin egemenliği tümüyle kırılıncaya kadar da öyle olacak.

Yorum bırakın